Dini Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Haziran 2012 Salı
Kibir ve Belirtileri
Menzil.net sitesi kısa bir süre önce yenilendi.Yen bir tasarım ve tema ile karşımıza çıkan menzil.net sitesi gerçekten çok kaliteli bir görünüme bürünmüş , yeni halini merak edip ziyaret ettiğimde , şu müthiş yazı ile karşılaştım. Tevafuktur ki bu günlerde kibir konusunu bizim dergahtaki sohbetlerde de sık sık işlerolmuştuk ,okuduğum bir kaç kitabında bazı bölümlerinde kibirden bahsedilmişti. Buyun bu güzel yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.
Kibir ve Belirtileri
Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.
Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.
Ahmet SAFA kaleme aldı, SEMERKAND DERGİSİ’nin 76.sayısında yayınlandı.
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Mübarek 3 Aylar Başlıyor...
İçinde bulunduğumuz Mayıs ayının 21'i gecesi Mübarek üç aylar başlıyor. Bu mübarek üç ayların bir çok fazileti ve kendini bilen mümin için çok fazla kazancı vardır.Bu üç aylar , Recep,Şaban ve Ramazan'dır. Recep ve Şaban , Ramazan ayına hazırlıktır. Ramazan tüm ayların efendisi , en faziletlisidir. Ramazanın feyzine,bereketine ve mükafaatına nail olabilmek için Recep ve Şaban ayından hazırlık yapmaya başlamak gerekir.
Resulullah efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve "Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir" diye dua ederdi.
Bu günlerde müminler, birbirleri ile tebrikleşmeli, birbirlerini yemeklere çağırmalı, çocuklar sevindirilmeli, fakirlerin gönlü alınmalı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderilmeli, anne-babanın, masum ihtiyarların duaları alınmalı, hasılı bu aylar daha canlı ve daha verimli yaşanmalıdır.
3 Aylar nasıl değerlendirilmelidir?
1. Bol bol Kur’ân-ı Kerim okuyalım.
2. Peygamber Efendimiz (sas)’in şefaatini ümit ederek, O’na salât ü selâmlar getirelim.
3. Kaza veya nafile namazlar kılalım.
4. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek tefekkürde bulunalım.
5. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine samimi ve gönlümüzden gele gele tevbe ve istiğfarda bulunalım.
6. Bir dua listesi oluşturarak sevdiğimiz insanlara bol bol dua edelim.
7. Geceleri değerlendirerek haftanın belirli günlerinde teheccüd namazı kılalım.
8. Bu günlerde Allah Resulü’nün diğer günlere nazaran daha çok oruç tuttuğunu ve devamlı hayır yapma peşinde olduğunu görüyoruz. Biz de tutabildiğimiz kadar oruç tutmalı ve elimizdeki imkanlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirmeliyiz.
9. Tövbe edelim. İşlediğimiz her günah için bu mübarek ayları tövbe ederek geçirelim...
Vural Egemen Sarıgöz
18 Mayıs 2012 Cuma
Tasavvuf İnsanlığa Ne Vaat Ediyor?
Dün olduğu gibi bugün de tasavvuf İslâm’ın yayılmasında en önemli rolü oynamaktadır. Peki tasavvufa olan bu ilgi nereden geliyor? İnsanlar bu maneviyat yoluna neden koşuyorlar? Tasavvuf insanların hayatında nasıl bir rol oynuyor? Bugün hayatımıza ne katmaktadır?Daha yalın bir şekilde soracak olursak: Tasavvufun, her tür refah ve maddi imkana sahip olan modern insana sunabileceği bir şey var mı?
İnsanlığa bir rahmet ve hidayet olarak gelen din-i mübin-i İslâm’ın en güzel ve nezih ifadesi olan tasavvuf, nesiller boyunca insanlığa imanın, ihlâsın ve takvanın lezzetini tattırmış; onların kâmil insanlar olmasını sağlamıştır. Bir irşad ve ahlâk yolu olarak tasavvuf aynı zamanda İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesine ve yayılmasına çok büyük katkılarda bulunmuştur. Tasavvuf düşüncesini ve tekke geleneğini göz ardı ederek İslâm tarihini ele almak mümkün değildir.
Tasavvuf ve insan tabiatı
İster fakr u zaruret, isterse de zenginlik içinde olsun, tasavvufun davet ettiği ahlâk ve irfan yolunun bütün insanlara sunduğu büyük nimetler vardır. Zira tasavvufun özü olan manevi terbiye, insanın varlığını tamamlar ve onun aslındaki cevheri ortaya çıkartır. Bu asıldan uzak kalan insan, insan olamaz; olsa olsa beşer mertebesinde kalır.
Tasavvufun cazibesi ve cezbesi, onun aslî tanımından ve misyonundan kaynaklanmaktadır. Zira tasavvufun amacı insanın yaradılış gayesine uygun bir hayat sürmesidir. İnsan zahirde maddi, özünde manevi bir varlıktır ve bu yüzden akıl ve ruh, insanın özünü oluşturur. Akıl, ahlâk ve maneviyat boyutu olmayan insan, ancak “beşer” olabilir. Yani hayvanî özelliklerinden kurtulamamış, varlığın alt mertebelerinde kalmış bir varlık olabilir.
Aklını ve ruhunu arzu ve heveslerine feda eden bir insan “eşref-i mahlukat” olamaz. O ancak Kur’an’ın ifadesiyle “esfel-i safilîn” yani “alçakların en alçağı” mertebesinde yaşayan bir varlık olur. Halbuki insanın yeryüzündeki amacı, hayvanî özelliklerinin üzerine çıkarak varlık alemi içinde ait olduğu mertebeye ulaşmaktır.
Tasavvuf işte insanın bu manevi yönüne odaklanır. Onun ahlâkî ve manevi melekelerini geliştirmeyi hedefler. Onu beşeriyetten insan makamına, sıradan bir insan olmaktan insan-ı kâmil mertebesine yükseltmeye çalışır. Tasavvuf bunu yaparken insanın fıtratını dikkate alır. Her bireyin ihtiyaçlarının farklı olduğunu bilir ve her bir nefs, her bir ruh ile ayrı ayrı ilgilenir.
Bu noktada tasavvufun en güzel tanımı, Hz. Peygamber Efendimiz’in “ihsan hadisi”nde yapılmaktadır. Tasavvufun tarihi rolünü ve bugün hayatımızdaki anlamını kavramak açısından da bu hadis bize kılavuzluk etmektedir.
İslâm’ı ihsan makamında yaşamak
Müslim, Nesaî, Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mâce’nin Ebu Hüreyre r.a.’den aktardığı hadise göre bir gün Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz bir yerde oturuyordu. Yanına biri gelip ona;
– İman nedir, diye sordu. Efendimiz:
– İman; Allah’a, Meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktır, cevabını verdi. O kişi:
– İslâm nedir, diye sordu. Efendimiz s.a.v:
– İslâm; Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak, namazı ikame ve zekâtı eda etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır, dedi. Sonra o kişi:
– Peki ihsan nedir, diye sordu. Efendimiz:
– Allah’a sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir. Eğer sen Allah’ı görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir, buyurdu.
Bu kişinin soruları ve rahat tavrı karşısında şaşkınlık içinde kalan sahabeye dönen Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz;
– Bu kişi Cibril idi. Size dininizi öğretmeye geldi, buyurdu.
Bu hadis, “iman”, “İslâm” ve “ihsan” kelimelerini hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde tanımlamaktadır. Buna göre iman, Kur’an ve Sünnet’te emredilen temel inanç konularına tam manasıyla iman etmektir. Yani insanın sahip olması gereken inanç esaslarını açık seçik ortaya koyarak doğru akideye sahip olmaktır.
İslâm, her müslümanın mükellef olduğu ibadet şartlarını yerine getirmektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi, mümin ve müslüman kişiyi Allah’a yaklaştıran ibadetleri insanın kudreti ölçüsünde kâmilen yapmasıdır.
İhsan ise, iman ve İslâmı adeta Cenab-ı Hakk’ı her an görüyormuş gibi yaşamaktır. Yani her an Yüce Yaratıcı’nın huzurundaymışız gibi davranmak, hissetmek ve yaşamaktır.
Biz farkında olmasak da her zaman mutlak kudret ve bilgi sahibi Cenab-ı Hakk’ın huzurundayız. Zira bizi yaratan ve her an nefes veren Yaratıcı’dan bir an bile uzak kalmamız, O’ndan uzaklaşmamız, kaçmamız mümkün değildir.
Nefsine yenik düşen, dünyaya bel bağlayan insan bu gerçeği unutabilir. Kendisini bağımsız, kudret sahibi ve hesap sorulmaz bir varlık zannedebilir. Hatta Firavun örneğinde olduğu gibi kendine -hâşâ- birtakım ilahi vasıflar bile atfedebilir.
Oysa Kur’an’ın veciz ifadesiyle insan “Rabbine fakirdir.” Yani bütün varlığını, aklını, malını mülkünü, ilmini, aldığı her nefesi Mutlak Yaratıcı’ya borçludur. Din, bize bu en temel hakikati sürekli hatırlatmak için vardır. İbadetlerin amacı, Cenab-ı Hak ile olan bağımızı ve rabıtamızı her an taze tutmak; bizim “fakir”, Rabbimizin “gani” yani zengin ve münezzeh olduğunu her daim hatırlatmaktır.
İşte İslâmın ihsan makamında yaşanması da budur. Tasavvufun amacı, bizleri iman ve İslâm’ın nimetleriyle beraber ihsan makamına çıkartmaktır. Tasavvuf, İslâm’ı ihsan makamında yaşamaktır.
Bu yüzden tasavvuf; iman, ahlâk ve maneviyat arasında mükemmel bir irtibat kurar ve insan oluşumuzun manasını burada aramamız gerektiğini söyler. Fakat bu sadece bireyin zihninde cereyan eden, kişisel bir konu değildir. İhsan makamında bir hayat, insanın tutum ve davranışlarına, amellerine, ilişkilerine, her şeyine yansır. Zaten zahirde karşılığı olmayan bir ahlâk ve maneviyattan bahsetmek mümkün değildir. Bu yüzden eskiler “sirette ne varsa, surette de o vardır” demişlerdir.
Tasavvuf ve İslâm medeniyeti
Tasavvufun öngördüğü ahlâk ve yaşam biçimi, İslâm medeniyetine yön vermiş, onun kurucu unsurlarından biri haline gelmiştir. Düşünce, sanat, bilim, kültür, mimari, sosyal yaşam ve iktisat alanında maneviyat mürşitleri tarihî roller oynamış ve İslâm medeniyetinin evrensel bir kimlik kazanmasına katkıda bulunmuşlardır.
Örneğin İslâm estetiğini tasavvuf geleneğini yok sayarak ele almak mümkün değildir. Tasavvuf, güzeli keşfetme ve güzel yaşama sanatıdır. İslâm estetiği de bu güzellik tasavvuru etrafında şekillenmiştir. Zira İslâm estetiğinin en temel ilkesini Hz. Peygamber Efendimiz şu hadisinde çarpıcı bir şekilde ifade etmiştir: “Allah güzeldir ve güzeli sever.”
Bu güzellik ideali, hem tasavvufun hem de İslâm kültür ve medeniyetinin merkezinde yer alır. Bu yüzdendir ki müslüman toplumlar kurdukları bütün şehirleri, inşa ettikleri bütün yapıları belli bir estetik ve güzellik tasavvuruna göre ortaya koymuşlardır.
İslâm medeniyetinin şaheserleri olan Emeviyye, Selimiye, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Karaviyyin camileri, Endülüs’teki el-Hamra sarayı, ayrıca rasathaneler, kütüphaneler, tekke ve zaviyeler, bir irşad, sanat ve kültür merkezi olarak görev yapan Mevlevîhaneler ve daha onlarca türde eser, İslâm estetik anlayışına göre şekillenmiştir. Bu eserler, aynı zamanda tasavvuf geleneğinin geliştirdiği estetik anlayışından beslenmiştir.
Aynı şekilde şiir, hikâye, hat, ebru, tezhib ve musiki gibi sanat dallarının gelişmesinde tasavvuf çok önemli bir rol oynamıştır. Bu sanat eserlerinin amacı “sanat için sanat” yapmak değil, insanı güzellik ve erdem ile yani ihsan sayesinde kemale ulaştırmaktır.
Tasavvuf aynı zamanda ahlâk ve maneviyata, adalet ve paylaşıma, erdem ve saygıya dayalı bir toplum düzeninin kurulmasında ve yaşatılmasında etkin bir yere sahip olmuştur. Farklılıkları bir rahmet ve zenginlik olarak gören tasavvuf kültürü, toplumsal ve kültürel çeşitliliği barış ve huzur içinde yaşamanın bir unsuru haline getirmiştir.
Aynı şekilde tasavvuf iktisadi hayatta da önemli roller oynamıştır. Osmanlı döneminde Ahî ve Fütüvvet teşkilatları dervişler tarafından kurulmuş ve yaşatılmıştır. Böylece hayatın, ticaretin, maddi alışverişin içinde de ahlâk ve maneviyatın yaşanabileceğini göstermişlerdir.
Bütün bu hususlar, tasavvufun gerçek bir denge ve itidal yolu olduğunu, ne dünyayı ne de ahireti ihmal etmek anlamına gelmediğini teyit etmektedir. Fıtrat yolu olan İslâm, insanın maddi ve manevi huzuru için en doğru ve hayırlı yoldur. Tasavvuf bu gerçeği evrensel bir ilke haline getirmiş ve hayatın her alanına uyarlamıştır.
Günümüzde Tasavvuf
Tasavvufun dün olduğu gibi bugün de temel cazibesi buradan gelmektedir. Yüzyıllar boyunca tasavvuf büyükleri ve dervişler, İslâm’ı dünyanın dört bir tarafına barış ve irşad yoluyla yaymışlardır. Kimseyi zorlamadan, hileye başvurmadan, tatlı dille ve ikna yoluyla, gönülleri kazanarak insanları doğru yola davet etmişlerdir. Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Endonezya’ya kadar İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinde milyonlarca insan İslâm ile maneviyat mürşitleri sayesinde şerefyâb olmuşlardır.
Tasavvuf bu misyonunu bugün de icra etmeye devam etmektedir. Dünyamızın giderek maddileştiği, maneviyat pınarlarının kuruduğu bir çağda, tasavvufun ahlâk, erdem ve ihsan mesajı daha da önemli hale gelmektedir.
Maddi zenginlik ve refahta en ileri noktaya gelen toplumlar büyük bir manevi açlık içinde bulunmaktadır. Zira maddi zevk insanı bir noktaya kadar mutlu edebilir. “Ben kimim?”, “Hayatımın gayesi nedir?” gibi temel sorular, insanın karşısına her yerde çıkmaktadır. Bu soruya tatmin edici bir cevap veremediğinizde hayatımızın anlamı ortadan kalkar. İstikameti, manevi hazzı, neşvesi, heyecanı olmayan bir hayat yaşamaya başlarız.
Fakat insan akleden, düşünen bir varlık olduğu için anlamsız bir hayat yaşayamaz. Hayatını anlamlandırmak için mutlaka bir yerlere tutunması gerekir. Eğer elinde doğru bir kılavuz yoksa, yanlış yollara sapar; sahte tanrılardan medet umar. Lakin bu, insanın şerefine yakışır bir durum değildir. Allah’ın verdiği aklı ve vicdanı doğru kullanamayıp doğru yoldan sapan bir insan, her şeyden önce kendi varlığını ve değerini ayaklar altına almış demektir.
Tasavvuf hem geleneksel toplumlara hem de modern insana hitap edebilmektedir. Zira o, geleneği canlı bir şekilde yaşatmakta ve varlığımıza ilişkin temel sorulara ikna edici cevaplar vermektedir. Bu sorulara tatmin edici cevaplar veremese, bugün tasavvufun milyonlarca müntesibi olmazdı.
Bugün İbn Arabi ve Mevlâna k.s. gibi tasavvuf yolunun büyük mürşitleri sadece İslâm dünyasında değil, Batıda da bilinmekte, eserleri okunmakta, hayatları incelenmektedir. Bir Amerikalı, bir Fransız, bir Japon Hz. Mevlâna’da ne bulur? İbn Arabi’den ne almak ister? Yunus Emre’yi anlayabilir mi? Gazalî’den feyiz alabilir mi?
Evet alabilir. Zaten almaktadırlar da. Çünkü insanın maneviyat arayışı evrenseldir. Yer, zaman, ülke, cins, ırk, dil, kültür dinlemez. Arayan ile aradığı şey buluştuğunda, her tür sınır, her çeşit engel aşılır.
Tasavvuf ve Müslüman toplumlar
Tasavvuf bugün İslâm toplumları için de bir irşad ve ıslah yoludur. Kabul edelim ki İslâm dünyasının siyasî, ekonomik, sosyal pek çok sorunları var. Yüzyıl öncesine kıyasla İslâm ümmeti yavaş yavaş ayağa kalkmakta ve yeni bir uyanışın işaretlerini vermektedir.
Fakat daha almamız gereken çok mesafe, çözmemiz gereken çok mesele var. İslâm’ın izzet ve şerefini korumak ve yüceltmek için atmamız gereken adımlar var.
Şimdi bu adımları nasıl atacağız? İslâm toplumlarında barış ve huzuru nasıl tesis edeceğiz?
Bunları siyasî ve toplumsal mühendislik meseleleri olarak görmek büyük bir hatadır. Bu sorunların halli toplumsal mühendislik yahut daha fazla zenginlik ve refahtan geçseydi, ileri sanayi toplumlarının hiçbir sorunu olmazdı.
Bunlar, temelde ahlâklı ve erdemli insan yetiştirmekle üstesinden gelinecek sorunlardır. Tasavvuf, insanın bu yönüne odaklandığı için bugün de değerini ve önemini korumaktadır.
Müslüman toplumlarda var olan sosyal ve ahlâkî hastalıkların çözüme kavuşturulmasında tasavvuf çevreleri çok önemli bir görev ifa etmektedir. Derleyen, toparlayan, barıştıran, birleştiren misyonuyla tasavvuf, doğudan batıya, Türkiye’den Mısır’a, Fas’tan Endonezya’ya İslâm coğrafyasının her köşesinde barış ve huzurun, saygı ve müsamahanın zeminini güçlendirmekte ve böylece toplum hayatımıza hayatî katkılarda bulunmaktadır.
Selefîlik ve modernizm adına, bazıları bu katkıyı takdir etmeyebilir. Hatta bazıları İslâm toplumlarının geri kalmışlığını tasavvufa mal etmeye kalkabilir. Bu cahilce yaklaşımlara verilecek en güzel cevap, biraz tarih okumak ve tasavvufun İslâm medeniyetine yaptığı katkıları incelemelerini tavsiye etmektir.
Tasavvuf modern insana ne vadediyor?
Modern insan aslında varlık ile yokluk arasında bocalayan bir özne. Bir tarafta insanlık tarihinin hiç görmediği kadar geniş imkanlara sahibiz. Modern bilim ve teknoloji, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. Ülkelerin elinde yüz milyarlarca dolarlık kaynak var.
Ama buna rağmen dünyada o kadar çok adaletsizlik, zulüm, savaş, haksızlık, açlık, salgın hastalık var ki insan bu acziyet karşısında şaşakalıyor. İnsanlık varlık içinde yokluk çekiyor.
Fakat asıl önemlisi, bu kadar maddi varlık ve imkan, insanı daha mutlu, daha mutmain, daha kanaatkâr, daha adil ve paylaşımcı yapmıyor. Tersine, daha fazla kazanç, kâr ve iktidar hırsı insanı insanlıktan çıkartıyor, onu bir canavar haline getiriyor. Kendi başına bırakıldığında bu canavar sadece adalet üretmiyor; tersine savaş ve zulüm yapıyor. Kendine zarar vermenin ötesinde bütün insanlığı ortadan kaldıracak, yeryüzünün sonunu getirecek kitle imha silahları, biyolojik ve kimyasal silahlar yapabiliyor. Bunları kullanabiliyor.
Bu canavara kim nasıl dur diyecek? Ülkelerin ve uluslararası kurum ve kuruluşların alacağı tedbirler ancak bir noktaya kadar etkili olabilir. Siyasî ve ekonomik yaptırımlar kısmen işe yarayabilir. Yirminci yüzyıl, yarım kalmış ve akamete uğramış onlarca böyle girişimle dolu.
Asıl yapılması gereken bir zihniyet devrimidir. Hayata, varlığa, tabiata, insana, çevremize, diğer insanlara bakışımızı köklü bir şekilde değiştirmeden insan onuruna yakışır ve adalete dayalı küresel bir düzen kurmak mümkün olmayacaktır.
Tasavvufun maneviyat ve ahlâk yolu, bu zihniyet devriminin ipuçlarını bize vermektedir. İç huzuruna kavuşmuş, çevresiyle, tabiatla ve Rabbiyle barışık insanlar ancak yeni bir dünya düzeni kurabilir. Kendi iç disiplinini ve huzurunu tesis edememiş toplumların kurduğu bir medeniyet ve dünya düzeni ancak kaos, haksızlık ve gözyaşı üretir.
Maneviyat yolu olarak tasavvuf, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde insanlığa bir çıkış yolu sunmaktadır. “Ben kimim ve ne için varım?” sorusunun cevabını ne tek başına felsefe, ne siyaset yahut bilim verebilir. Bu soruların cevabını ancak ve ancak yüksek bir atıf çerçevesi içinde yani metafizik bir ilkeye bağlanarak bulabiliriz.
Bir tarafta nihilist, yani hayatın anlamından mahrum bir nesne haline gelen, öbür tarafta bir canavara dönüşen insanoğlunu dengede tutacak olan şey, onun uhrevî, ahlâkî ve metafizik bir ilkeye tabi olması ve beşeriyetten insaniyet makamına yükselmesidir. Tasavvufun insanları davet ettiği ahlâk ve irfan yolu, hem hayatımıza anlam katar hem de bizi ifrat ve tefritten, her tür aşırılıktan muhafaza eder.
Toplumda bir düzen inşa etmek için de ahlâk ve irfan yoluna ihtiyacımız var. Ahlâkî değerleri tefessüh etmiş, birbirine düşmüş, başkalarını düşman gören, onların zafiyetleri üzerine iktidar kurmaya çalışan bir toplumun barış ve huzur üretmesi mümkün değildir. Erdemli bir toplum ideali için çalışmak, adalet ve paylaşıma dayalı bir toplum düzeninin birinci şartıdır.
Erdemli toplum, özünde ahlâkî bir toplum tasavvurudur. Yani toplumun adalet, hak, hukuk, eşitlik, paylaşım, saygı, cömertlik, emeğe saygı, yapılanı takdir etme gibi temel ahlâkî ilkeler etrafında şekillenmesidir. İşte bu ideale ulaşmak için de tasavvufun ahlâk ve irfan yolunun kılavuzluğuna ihtiyacımız var.
İnsanlık maddi, ekonomik ve teknolojik olarak çok ileri noktalara gelmiş olabilir. Ama bu onun kemal mertebesine ulaştığı anlamına gelmez. Şu haliyle dünya, gittikçe hızlanan, hızlandıkça da parçalanma ihtimali artan bir araca benziyor. Son sürat giden ama istikametini bilmeyen, nereye ne için gittiğini idrak edemeyen bir araç, en nihayetinde kendi sonunu getirir.
Bu gidişe dur demek için çok sağlam ilkelere ve kurallara ihtiyacımız var. Bu ilkeleri kafamıza göre oluşturmak durumunda değiliz. Zira zaman ve mekan üstü bu ilkeler zaten mevcut. Önemli olan temiz suyu hangi kaynaktan alacağımızı bilmek.
Tasavvufun yüzlerce yıllık ahlâk, irfan ve irşad yolu, işte bu temiz suyun menbaıdır.
Bu yazı Semerkand Dergisi kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.
İslami bilginin kalbi: İlmihal
İlmihal kapsamına giren bilgiler, dinin mükellef saydığı herkesin öğrenmesi gereken bilgilerdir. Çünkü her müslümanın dinî hayatını tanzim ederken lazım olanı bilmesi bir borçtur.
Dolayısıyla ilmihal denince, bir kitap türünden önce İslâm’ın bir müslümanın hayatına tatbiki anlaşılmalı ve bu mantık üzerinden ilm-i hal denen bilgiler öğrenilmelidir.
İlmihal (ilm-i hâl), içinde bulunulan duruma dair bilgi demektir. Gündelik hayata dair dinî bilgiler bütününe bu ismi vermek adet olmuştur. Osmanlı Anadolusu’nda temel dinî bilgileri içeren kitaplar bu isimle anılmaya başlanmış, böylece yaygınlaşmıştır.
İslâmî bir kavram olarak ilmihal, kişinin kendisine, yaratıcısına ve çevresine karşı nasıl davranacağını belirleyen, günlük ihtiyaçlara cevap veren asgari bilgiler toplamını ifade eder.
İlmihal muhteva çerçevesi belirlenirken genellikle “Cibrîl Hadisi”nden istifade edilmiştir. Bu hadis, Hz. Peygamber s.a.v.’e sahabilerle bulunduğu bir sırada Cebrail a.s.’ın gelip din hakkında bazı sorular sorması, bu soruları Hz. Peygamber s.a.v.’in cevaplaması şeklindedir. Bu sorular “İman nedir?”, İslâm nedir?” ve “İhsan nedir?” şeklinde vuku bulmuş, böylece dinin üç temel unsuru olan inanç, ibadet ve ahlâk gündeme getirilmiştir. İşte ilmihal kitapları bu üç esastan hareketle ve bu hadisi delil alarak telif edilmişlerdir.
İlmihal kapsamına giren bilgiler, dinin mükellef saydığı herkesin öğrenmesi gereken bilgilerdir. Çünkü her müslümanın dinî hayatını tanzim ederken lazım olanı bilmesi bir borçtur. Dolayısıyla ilmihal denince, bir kitap türünden önce İslâm’ın bir müslümanın hayatına tatbiki anlaşılmalı ve bu mantık üzerinden ilm-i hal denen bilgiler öğrenilmelidir.
Başucu kitap ihtiyacı
Bir kitap türü olarak ilmihalin tarihî seyri incelendiğinde, eldeki mevcut bilgilere bakarsak, ilmihal ismi verilen eserlere ancak yakın dönem Osmanlı’da rastlanılmaktadır. Fakat çağlar boyunca değişik isimler altında yazılan başucu eserler bu sahadaki ihtiyaca cevap vermişlerdir.
Son yarım asırda ülkemizde Hanefî mezhebine tabi olan müslümanların en çok kullandığı ilmihali yazan Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerine göre, iyi bir ilmihalde bulunması gereken en önemli özelliklerden biri, ne çok basit ve kısa yazılması ne de çok uzun ve ayrıntılı olmasıdır. İyi bir ilmihal, bu ikisinin ortası olmalıdır. O şöyle der :
“Bilindiği gibi İslâm dininin içerdiği hükümler başlıca şu dört kısma ayrılır:
• İtikada ait hükümler,
• İbadetlere ve muamelata ait hükümler,
• Helala, harama, mübah ile mekruha ait hükümler,
• Ahlâka ait hükümler.
Bu dört kısım hüküm hakkında pek ayrıntılı, mükemmel kitaplar yazılmış olduğu gibi, pek kısa, basit kitaplar da yazılmıştır. Bununla birlikte bu dört kısımdan her biri çok kere başka başka kitaplar halinde yazılmış, bu dört kısmı bir araya toplayan eserler nisbeten az bulunmuştur.
Elbette ayrıntılı eserlere ihtiyacımız yok diyemeyiz. Fakat öyle uzun uzadıya yazılmış eserleri okumaya, onlardan kendisi için en lüzumlu meseleleri ayırt etmeye de herkesin gücü yetmez. Mesleği ve vakti de buna elverişli olmaz. Pek kısa yazılmış eserler ise ihtiyacı yeteri derecede karşılayamaz, maksadı temin edemez. Hele bu gibi eserler pek kapalı ibarelerle yazılmış bulunursa istenilen faydaların elde edilmesi büsbütün güçleşir.”
Günümüzde oldukça çeşitlenmiş olan ilmihal kitaplarının yanında, oldukça zayıf kalan ilmihal eğitimimize geçmeden önce Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. rehberliğinde İslâm’ın nasıl öğretildiğini görelim.
İlk dönemde dinî eğitim
Efendimiz s.a.v.’in tebliğ hayatı Mekke ve Medine olmak üzere iki safhadan oluşur. Siyasî ve sosyal şartlar farklı olduğu için süreçler de farklı gelişmiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. peygamberliğinin ilk günlerinde Hz. Ebu Bekir r.a.’ı İslâm’a şöyle davet etmişti:
“Ben Allah’ın rasulü ve nebisiyim. Beni emirlerini insanlara tebliğ etmem için gönderdi. Seni Hak olan Allah’a çağırıyorum. Vallahi o Hak’tır. Ey Ebu Bekir, seni bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a davet ediyorum. O’ndan başkasına ibadet etmemeye, O’nun emirlerine boyun eğmeye çağırıyorum.” (İbn İshak)
Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Osman ve diğer ilk müslümanları da -Allah onlardan razı olsun- bu sözlere yakın ifadelerle İslâm’a davet etmiş, önce Allah’ın bir olduğunu öğretmişti. Sonra da kulluğun gereği olarak abdest almayı ve namaz kılmayı, ayrıca Allah’ın kullarına yakışan dürüstlüğü ve ahlâkı…
İlk Müslümanlar Mekke’de Efendimiz s.a.v. ile gizlice görüşüyor ve O’ndan İslâm’ı öğreniyorlardı. Özellikle Dârü’l-Erkâm denilen toplanma yeri bu yönüyle hem ilk okul, hem de ilk mescid hükmündeydi. Orada gizlice toplanıp Kur’an okuyorlar, İslâm’ın hükümlerini öğreniyorlar ve namaz kılıyorlardı. Dışarıdan geçenler duymasınlar diye sureleri gizlice okuyorlardı. Nitekim daha sonra müslümanlar emniyete kavuşmalarına rağmen bu günlerden kalan bir sünnet olarak öğle ve ikindi namazları cemaatle kılındığında gizli okumaya devam ettiler.
Efendimiz s.a.v.’den İslâm’ı öğrenen sahabilerin her biri yeterli bilgiyi öğreniyor ve kendi ibadet hayatlarının yanında, özellikle müşriklerle girdikleri tartışmalarda onlara galip geliyorlardı. İmana, ibadetlere, adalete ve sosyal hayata dair hükümleri en ince ayrıntısına kadar öğreniyorlar, bilmediklerini Efendimiz s.a.v.’e soruyorlardı. Bu sayede Efendimiz s.a.v. ile birlikte diğer müslümanlar da İslâm’ı tebliğ ediyorlardı. Bunu bizzat Efendimiz s.a.v. buyuruyor, kendisinden duyduklarını diğer insanlara iletmelerini söylüyordu.
Efendimiz s.a.v. hac mevsiminde Medine’den gelen altı kişiyi İslâm’a davet etmiş ve onlar da ertesi sene, ilk Akabe Biatı denilen görüşmeye sayıları artarak gelmişlerdi. Bir sonraki sene sayıları yetmişi geçmişti. Allah Rasulü s.a.v. de onlarla birlikte Mus’ab b. Umeyr r.a.’ı İslâm’ı öğretmesi için göndermişti. Mus’ab r.a. Medine’ye varır varmaz kolları sıvamış ve İslâm devletinin ilk merkezi olacak bu şehrin insanlarına İslâm’ı öğretmişti.
İlk öğretmenler: Ashab-ı Kiram
Hicret’ten sonra Medine’de müslümanlar rahatladılar ve İslâm’ı baskı altında kalmadan öğrendiler. Bu konuda Sahabe-i Kiram efendilerimiz çok gayretlilerdi. Her fırsatta Allah Rasulü s.a.v.’e sorular soruyorlardı. Onlar sormadıklarında da Allah Rasulü s.a.v. çoğu zaman bir soru ile konuşmaya başlıyor, dikkatleri konuya yönlendiriyor ve sonra meseleyi izah ediyordu. Zaten her yeni hüküm O’nun tarafından mescidde insanlara tebliğ ediliyor, sonra da Medine sokaklarında duyuruluyordu. Nitekim içkinin haram olduğu böyle duyurulmuş, sonrasında Medine sokaklarında dökülen şaraplar akmıştı.
İslâm’ın yayılışı ve öğretilmesi de Sahabe-i Kiram ile oldu. Onlar dinimizi öğretmek için ilk olarak komşu kabilelerden başlayarak topluca gitmişlerdi. Hatta bazı seriyyeler (küçük bir birlikle yapılan sefer) bu öğretmen sahabilere saldırılması sonucu gönderilmiştir. Medine’de dinin öğrenilmesinde Suffe Ashabı denilen yoksul ve Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yaşayan sahabilerin payı büyüktür.
İslâm tarihi bir süreç olarak göz önüne alındığında başlangıç dönemi olan Asr-ı Saadet’te dinî ihtiyacın karşılanması, doğrudan vahiyle ve bizzat Hz. Peygamber s.a.v. ile olmuştur. Sahabe karşılaştığı problemleri Allah Rasulü s.a.v.’e arz etmiş, duruma göre çözüm bazen vahiy şeklinde, bazen de Hz. Peygamber’in bir sözüyle olmuştur. Sahabe ve sonraki nesil olan Tâbiûn döneminde ise Kur’an-ı Kerim’in yanında sahabenin Hz. Peygamber s.a.v.’den ve tâbiûnun sahabeden duydukları ile ortaya çıkan problemler çözüme kavuşturulmuştur. Böylece Kur’an ve Sünnet, karşılaşılan sorunlarda iki ana kaynak olmuştur. Bu süreçte ayet ve hadislerin yorumlanmasında içtihad veya fetvanın da kaçınılmaz olarak devreye girdiğini belirtmemiz gerekir.
Diğer taraftan bu anlama ve yorumlama sırasında değişik anlayışlardan hareketle farklı ekollerin ve mezhepleşme sürecinin de başladığı görülür. Nitekim İslâm’ın ilk üç asrı bitmeden bugüne ulaşan itikadî ve amelî hak mezhepler teşekkül etmiş durumdadır.
Mezheplerin oluşmasından önceki döneme ait, fıkhî konuları içeren birtakım risaleler günümüze ulaşmakla birlikte asıl yazma faaliyetinin mezheplerin teşekkülünden sonraya denk geldiği görülmektedir. Bu sürecin ilk örnekleri arasında Ebu Hanîfe rh.a.’in (v. 150/767) el-Fıkhü’l-Ekber, el-Fıkhü’l-Ebsat, er-Risâle, el-Âlim ve’l-Müteallim ve el-Vasiyye adlı beş eseri gelir. Ancak bunlar fıkhî konuları değil de inanç konularını içermektedir. Ebu Hanîfe rh.a. de dahil olmak üzere mezhep imamlarının fıkhî konulardaki içtihatları kendilerinden sonra öğrencileri tarafından derlenmiş ve böylece ilk yazma faaliyeti başlamıştır. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel rh.a.’e (ö. 241/855) Kitâbü’s-Salât ve Kitâbü’l-Eşribe (Namaz Kitabı ve İçecekler Kitabı) gibi risaleler atfedilmektedir. Yine onun fıkıh, akaid ve ahlâka dair sorulara verdiği cevaplar bazı talebeleri tarafından Mesâil adıyla bir araya getirilmiş ve bu derlemelerden bazıları günümüze ulaşmıştır.
İlk ilmihaller
İslâm dünyasının her yerinde olduğu gibi müslüman çoğunluğun yaşadığı Anadolu’da da halkın bilgilenme ihtiyacına dönük olarak sade bir üslupla yazılmış akaid ve temel bilgileri içeren küçük fıkıh kitaplarıyla karşılaşıyoruz. Osmanlı’daki âmentü şerhleri, inanç esasları ve ilmihal bilgilerini içeren eserler bu meyandadır. İbadet ve muamelâtla ilgili bütün konuları içeren eserlerin yanında yalnızca namaz, oruç veya hacla ilgili kaleme alınmış risâlelere de rastlanmaktadır. Mev’ize, irşad ve nasihat türü eserler de ilmihallerde yer alan ahlâk ve adap ile ilgili konuları anlatan kitaplar arasında yer almaktadır.
Doğrudan ilmihal başlığı altına girmeyen bu tür eserlerin her biri, ilmihalle amaçlanan dinî bilgiyi vermeyi esas alan eserler olarak işlev görmüşlerdir. Bazen bu tür eserler sonradan yeni başlıklar eklenmesiyle genişletilmiş, böylece ilmihal kitaplarının oluşum süreci yaşanmıştır. Bahsedilen bu süreçte zaman zaman inanç, ibadet ve ahlâk esaslarının bir araya geldiği görülmektedir.
Bütün bir İslâm coğrafyası göz önüne alındığında -bugün elimize geçmeyenler bir yana- farklı dillerde on binlerce ilmihal yazılmıştır. Allah dostlarının bile bu konularda kaleme aldıkları birçok eser vardır. Mesela Seyyid Yahya Şirvanî, Cemal Halvetî, İmam-ı Rabbanî, İsmail Hakkı Bursevî ve Mevlanâ Halid Bağdadî gibi zatlar akait sahasında eserler yazmışlardır. (Allah cümlesinin sırrını mukaddes kılsın.)
İlmihallerde esas, yukarıda da belirttiğimiz gibi sade bir dille inanç, ibadet ve ahlâka dair konuların anlatılmasıdır. Mesela âmentü diye bildiğimiz esaslar bir cümleden meydana gelir ve Cibril hadisindeki ifadelerin “Allah’a, meleklerine, kitaplarına … inanıyorum” şeklinde uygulanmış halidir.
Yine kolay ezberlensin diye manzum -şiir halinde- yazılmış (Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe) birçok ilmihal de günümüze kadar ulaşmıştır. Osmanlı döneminde yazılmış, yazarı belli olmayan Mızraklı İlmihal de üslubunun kolaylığı sebebiyle Türkçe konuşulan bütün İslâm coğrafyasına yayılmış; mekteplerde, camilerde okutulmuştur. Günümüzde de yaygın biçimde okunmaya, okutulmaya devam edilmektedir.
Yine Osmanlı’nın son yıllarında Mehmet Zihni Efendi’nin kaleme aldığı Ni’metü’l-İslâm çok kısa sürede büyük yaygınlık kazanmıştır. Günümüzde en çok okunan ilmihalin sahibi Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri de Büyük İslâm İlmihali’ni, Nimetü’l-İslâm ve İbn Abidin hazretlerinin oğlunun Arapça kaleme aldığı ilmihal olan Hediyyetü’l-Alâiyye’yi esas alarak günümüz şartlarına göre yazmıştır.
İlmihalsiz dindarlık olur mu?
Yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm’ın temel hükümleri itikad, ibadetler ve muamelat, helal, haram, mübah, mekruh ve ahlâka dairdir. Onlarca ciltlik eserlerden küçücük namaz hocalarına kadar her eser bu konuları detaylı yahut kısaca ele almaktadır. Bu konuların her birinin önemi anlaşılmalı ve öğrenilmesi için gayret sarf edilmelidir.
Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri Büyük İslâm İlmihali’nin önsözünde ilmihalin gerekliliğini şöyle anlatır:
“Müslümanlar için her hususta bilgi sahibi olmak bir vazifedir. Din hususunda bilgi ise ‘İlmihal’ adını alarak en birinci vazifeyi teşkil eder.
Her müslüman için en büyük vecibedir ki, mensup olduğu mukaddes İslâm dini hakkında yeterli derecede bilgi sahibi olsun, bu bilgisine göre dinî vazifelerini yapsın, dinî hayatını düzenlesin.
Zaten bütün insanlığın bir manevi ruhu karşılığında olan dine, din bilgisine ihtiyaç duymaması düşünülemez. En eski zamanlardan beri gerek ilkel kavimlerden gerekse medeni milletlerden hiçbiri yoktur ki dine bağlı bulunmuş olmasın.”
Günümüzde, müslüman değilken ihtida edip müslüman olan kişilerin İslâm öncesi ve sonrasındaki hayatında maalesef önemli bir değişiklik olmuyor. Bunun temel sebebi İslâm’ın kuldan istediği görevlerin ve bütün bir hayat tarzının yeterince öğrenilmiyor olmasıdır. Biz müslümanlar İslâm olmuş kişilere dinimizi öğretemiyorsak bu konudaki eksikliğimizi görmemiz gerekiyor. Aynı şekilde aileden müslüman olan fakat kul olarak görevlerini yerine getirmeyen milyonlarca kişi, kimi zaman çeşitli sebeplerle dine yöneliyor, dinine muhabbet beslemeye başlıyor. Ancak yine günlük hayatında bir değişiklik olmuyor. Dolayısıyla “ilmihalsiz bir dindarlık” ortaya çıkıyor.
Ebubekir Sifil, Semerkand dergisi Ekim 2001 sayısında kulluk sahasını ve gereklerini şöyle izah ediyordu:
“İslâm dairesine giriş itikad ile, orada kalış ise fıkıh ile mümkündür. Kelime-i şehadeti dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmek suretiyle ‘kurtuluş gemisi’ne ilk adımı atan kişi, o andan itibaren hayatını ilahî emir ve hükümlere riayet ederek yaşama konusunda Yüce Yaratıcı’ya söz vermiş oluyor. Hayatı O’nun muradı doğrultusunda yaşamak, ancak O’nun emir ve yasaklarını hakkıyla kavramak ve detaylarıyla hayata intikal ettirmek suretiyle mümkün olur. İşte bunu sağlayacak olan, ancak ve yalnız fıkıhtır.”
Ailede ilmihal eğitimi
Çocukluk çağı altın yıllardır, kıymeti bilinmelidir. İleriki yaşlardaki kişilik ve yaşantıya dair olumsuzlukların temelleri büyük ölçüde bu yıllarda atılmaktadır. Hadis-i Şerif’te buyrulduğu gibi “Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar.” Daha sonra anne-babası ve çevresi çocuğu şekillendirirler.
Bizim dünyamız müslüman bir dünya. Telakkimiz de böyle olmalı. Arka plan ve kültür dünyamız müslüman bir ailenin ve cemiyetin kültürü ve anlayışı çerçevesinde oluşmalıdır. Şair Sezai Karakoç “Çocukluğumuz” şiirinde bir çocuğun nasıl bir anlatıma ihtiyaç duyduğunu çok güzel dile getirir:
“Annemin bana öğrettiği ilk kelime / Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde / Annem bana gülü şöyle öğretti / Gül, O’nun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi.”
Asırlar boyunca İslâm toplumları çocuklarına dinini öğretmeyi öncelik bilmişlerdir. Ebeveyn, çocuklarına ilmihal bilgilerini, İslâm’ın kavramlarını öğretmelidir. Sonra İslâm tarihini sevdirecek, öğretecek, çocuğun o dünyaya girmesini sağlayacak kitaplar, belgeseller tercih edilmelidir. Bu yöntem de bıktırmadan, usandırmadan, tepki doğurmadan tatbik edilmelidir.
İslâm alimlerimizin hayatını okuduğumuzda ilk dinî eğitimlerini çoğunlukla ailelerinden aldıklarını görürüz. Mesela Kur’an’ı annesinden, namaz kılmayı babasından öğrenmiştir. Ailenin dindar bir birey yetiştirmede büyük rolü vardır. Çocuk Kur’an eğitimine onların teşvikiyle başlar, namazı onlardan öğrenir, babasıyla camiye gider gelir. Efendimiz s.a.v.’in mübarek ahlâkını, hayatını, çocuklarını, sahabilerini onlardan dinler. Büyüklerine özenerek oruç tutar, kurban ibadetini onlarla yaşar. İslâm ahlakını, sadaka vermeyi, mukaddesata hürmeti büyüklerinden öğrenir.
Bir eğitim kurumu olarak camilerimiz
İslâmiyet’in başlangıcında ilim camilerde okutulurdu. Sonraları medreseler ve mektepler yapıldıysa da, alimler halka dönük derslerini camilerde vermeye devam ettiler. Nitekim yakın tarihe kadar İstanbul ve Türkiye’nin bütün şehir ve kasabalarında bazı medrese dersleri camilerde okutulurdu.
Özellikle Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı’nın ilk üç asrında “fakih”lik kurumu çok yaygın biçimde din öğretiminde kullanılıyor ve on binlerce fakih köylerde, kasabalarda, şehirlerin cami ve mescitlerinde öğretici olarak görev yapıyorlardı. Dolayısıyla camiler dinî hayatın en güzel ve yaygın biçimde öğretildiği yer konumundaydı. Cumhuriyet döneminde bu durum resmî olarak zayıflamış ise de, gayret sahibi nice imam cemaatine Kur’an ve ilmihal öğretmeye devam etmiş ve etmektedir. Özellikle son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yaz aylarında camilerde yoğun biçimde eğitim faaliyeti yürütülmektedir. Kış aylarında ise daha çok cami cemaatine yönelik eğitim faaliyetleri devam etmektedir.
Halihazırda Diyanet İşleri Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Mehmet Görmez’in göreve geldiğinde ilk icraatlarından biri merkezî vaaz sistemini kaldırması olmuştu. Gerekçe olarak da merkezî vaaz sisteminin imamları tembelleştirdiğini, cemaatine faydalı olamadığını göstermişti. Gerçekten de Osmanlı ve öncesindeki fakihlik kurumunun görevini, belli ölçüde bugünün imamları üstlenmiş durumdalar. Dolayısıyla her imam önce cemaati, sonra da çevresi için bir fakih konumundadır. İmamlarımızın kendilerine bir de bu yönden bakmaları, gayret göstermeleri dinimizin öğretilmesi bakımından büyük önem arz eder. Sadece iyi hazırlanmış cuma vaaz ve hutbeleri bile son derece kıymetlidir.
Ashab-ı Kiram’dan günümüze dinin öğretilmesinde, resmî görevlilerin dışında özel gayretlerin büyük etkisi vardır. Tarih boyunca mutasavvıflar, meşayih, salih zatlar, ihvan öncelikle dini yaşamayı, sonra örneklemeyi ve öğretmeyi hedef edinmişlerdir. Günlük hayatlarında, sohbetlerinde, kitaplarında daima bu esasa göre hareket etmişlerdir. Nitekim tasavvuf erbabı dinin yayılmasında asırlar boyunca birinci etken olmuştur. Dinin öğrenilmesindeki bu rolü sebebiyle dergâhlara “halk mektebi” de denmiştir. Günümüzde de bütün İslâm coğrafyasında dergâhlar, cemaatler, onların sohbet meclisleri ve vakıfları aracılığıyla bu eğitim faaliyeti -şükürler olsun- devam etmektedir.
Okullarımız ve ilmihal
Okullar, günlük hayatın rutininden meslekî yetkinliğe kadar bütün eğitimin verildiği kurumlarımız. Buralar çocuklarımızın kişiliklerinin oluştuğu, kimliklerini edindikleri/pekiştirdikleri, dünyaya ve hayata dair bilgileri öğrendikleri yerler. Neredeyse nüfusunun tamamına yakını müslüman olan ülkemizde, okullarda din eğitimi ihtiyacın çok uzağında.
Bunun temel sebebi kuşkusuz, ülkemizde din konusunun büyük ölçüde ideolojik/politik bir arka plan üzerinden ele alınmasıdır. Oysa mesele basit ve nettir. Bugün bütün dünyanın fark ettiği üzere din eğitimi belli hükümleri, ibadetleri öğrenmekten ibaret bir süreç değil, aslında ve öncelikle bir “değerler eğitimi”dir. Dinî eğitim, nesiller arası iletişim kanallarını işler kıldığı için geçmişi bugüne bağlayan, böylece sosyal ve kültürel bütünlüğü sağlayan, bireye toplumsal sorumluluklarını öğreten komple bir süreçtir.
Müslüman denince akla gelmesi gerekenlere bir bakalım: Takva, samimiyet, fedakârlık, cömertlik, diğergâmlık, vatan sevgisi, sevgi-saygı, nezaket, cesaret, tevazu, kanaat ve buna benzer insanlığın muhtaç olduğu değerler…
İşte dinî eğitim, özelde de ilmihal eğitimi dediğimizde bu kavramların ete kemiğe büründüğü, hayatın içine girdiği bir dokudan bahsediyoruz demektir. Yani kişinin hem Rabbiyle hem de insanlarla ve diğer varlıklarla hukukunu idrak ettiği bir insan ve böyle insanlardan oluşan toplum yapısı… Eğer bu olumlu bir çaba olarak görülüyorsa başlangıcında ve merkezinde ilmihal eğitimi olmak zorundadır.
Çocuklara İlmihali Nasıl Öğretmeliyiz?
Osmanlı’nın son döneminde eğitim üzerine çalışmalarıyla öne çıkan Satı Bey’in (d. 1880 – ö. 1969) ilmihal eğitimi konusundaki yazısından bir bölüm şöyle:
“Bütün derslerde olduğu gibi ilmihal derslerinde de bir meyve alabilmek için konuları çocukların fikrî durumuna indirmek ve daha somut olanlardan başlayarak soyut olanlara doğru bir derecelendirmeye uymak gereklidir..
İlkokul çocuklarına başlangıç olarak itikada dair öğretilebilecek şeyler, Cenab-ı Hakk’ın birliği, Hazreti Muhammed s.a.v.’in peygamberliği ve bir hesaplaşma gününün, kıyametin varlığı… gibi meselelerdir. Bunlarda bile kendilerine yalnız anlayabilecekleri şeyleri söylenmelidir. Şartlar, rükünler, taksimler, tasnifler daha o yaşta çocukların zihinlerinin alamayacağı şeylerdir.
Cenab-ı Hakk’ın varlığı fikri kendilerine etraflarında gördükleri eşya ve olaylardan bir Yaratıcı’nın varlığı delillendirilmek şeklinde anlatılmalıdır. Cenab-ı Hakk’ın sıfatları da yalnızca tesirleri ile anlatılmalı, bu sıfatların sadece isimlerini söyleyerek ve kısımlara ayırarak anlatmaktan uzak durmalıdır. Efendimiz s.a.v.’in peygamberliği fikri de bir iki cümlenin kapalı ve soyut tarifleri ile değil, birçok siyer ve kıssa vasıtasıyla öğretilmelidir. Hazreti Peygamber s.a.v.’in başlıca menkıbeleri, çocukların nazar-ı dikkatine en çok çarpacak, onların kalplerini en çok etkileyecek güzellikler anlatılmalıdır.
Amele dair bilgilere gelince, bunları yaptırarak ve göstererek öğretmelidir. Öncelikle bu amellerin şartlarını, rükünlerini, farzlarını, vaciplerini değil, onlar nasıl yapılmak ve işlenmek lazımsa öylece öğretmelidir. Abdest şöyle alınır, önce böyle yapılır, sonra şöyle yapılır, namaz böyle kılınır diye bizzat göstermeli ve tarif eylemelidir.
Bu hususlarda daha fazla açıklama vermeye ancak çocuklara gerek itikada ve gerekse amele dair yeterli derecede uygulamalı bilgi verildikten sonra başlanmalıdır. İlmihal dersinin ikinci tabakasını teşkil edecek olan bu açıklamalar da aşama aşama anlatılmalıdır. O vakte kadar anlatılan ameller ve itikadlar arasından farzları, vacipleri, sünnetleri, müstehapları, haramları, mekruhları ayırmalı, fakat işe bunları isimlendirme veya tarif ile girişmemeli, öncelikle bunların neticelerini göstermelidir. Mesela “Her müslüman oruç tutmaya mecburdur; oruç tutmazsa günah işlemiş olur. Fakat bununla da kalmaz da oruç tutmak lazım değildir derse dinden çıkar.”, “Abdest alırken yüzünü yıkamalı; eğer insan unutsa da yıkamazsa abdesti boşa gider, yeniden abdest almak lazım gelir.”, “Abdest alırken ağzını, burnunu yıkamalı; yıkamazsa abdest boşa gitmez, fakat yıkayan sevap kazanır.” yolunda bilgi verilmeli. Bu şekilde değişik ameller arasında netice itibariyle olan farklar gösterildikten sonra bunlar kısımlara ayrılmalı: “Hani bazı şeyler söylemiş idik ki, insan onları yapmak gerektiğini inkâr ederse kâfir olur; işte böyle olan şeylere farz derler.” yolunda tarifler yapılmalı, daha sonra farzlar ile vacipler arasındaki farkı göstererek birinciler hakkındaki emrin kesin, ikinciler hakkındaki emrin zannî olduğu söylenmelidir. İşte böyle yapıldığı vakit, çocukların zihnine temelli, köklü dinî bilgi verilmiş olur.
‘Kellimu’n-nâse alâ kaderi ukûlihim.’ Yani insanlarla akılları derecesinde konuşun!”
İlmihal Türleri
İlmihal ve fıkıh kitaplarından faydalanırken öncelikle hangi mezhebe göre hazırlandığına dikkat etmek gerekiyor. Ülkemizde çoğunlukla Hanefî ve Şafiîler olduğu için bu mezheplere göre eserler yayınlanmaktadır. Özellikle Hanefîler için hazırlanmış eserler pek çoktur. Şafiîler için de son çeyrek asırda yapılan çalışmalar vardır. Bu konuda Halil Gönenç Hocaefendi’nin Büyük Şafiî İlmihali ilk akla gelen eserdir. Yine son on yılda Semerkand Yayınları tarafından yayınlanan Hasip Asutay ve Siraceddin Önlüer’in çalışmaları büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Fakat yine de bu sahada yeni çalışmalara ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir.
Konuların müstakil ele alındığı özel kitap çalışmaları da vardır. Mesela akaid, abdest, namaz, oruç, zekât, hac, alışveriş, hanımların özel halleri, evlilik ve nikâh gibi konularda yazılmış birçok eser mevcuttur. Bu gibi eserler de daha detaylı bilgi edinme imkanı sağlamaktadır.
Mızraklı İlmihal
Mızraklı İlmihal Osmanlı geleneğinde ilmihal kelimesinin geçtiği ilk eserdir. Eserin müellifi tespit edilememiştir. Ancak Süleymaniye Kütüphanesinde, Yazma Bağışlar nr. 1164’de kayıtlı bulunan nüshada müellifle ilgili “Mızraklı Efendi” kaydı geçmektedir. 1260‘da (1844) istinsah edilen bu nüshanın girişinde Halebî ve Mülteka’dan faydalanıldığından bahsedilmesi, kitabın telif tarihi hakkında bazı ipuçları vermektedir. Bu bakımdan Mızraklı İlmihal’in 16. yüzyıldan sonra telif edilmiş olma ihtimali söz konusudur.
Mızraklı İlmihal’in konuları arasında abdest, gusül, teyemmüm, namaz, oruç, hac, peygamberlerin sıfatları, imanla ilgili hususlar, meleklere ve kitaplara iman, Allah’ın sıfatları, elli dört farz, iman-İslâm-ihlâs, küfür ve şirk gibi hususlar vardır.
Osmanlı toplumunda çok okunmuş ilmihal kitaplarının başında gelen Mızraklı İlmihal yalnız okunmakla kalmayıp aynı zamanda ezberlenmiş, hatta İstanbul, Rumeli ve Anadolu’da sıbyan mektepleri gibi resmî eğitim kurumlarında da din bilgisine başlangıç kitabı olarak okutulmuştur. Etkinliği günümüze kadar devam etmiş olan eser günümüzde birkaç kez günümüz Türkçesine çevrilmiştir. Son olarak da Semerkand Yayınları tarafından basılmıştır.
Büyük İslâm İlmihali
Günümüzde Hanefîler için en ideal eser Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerinin (d: 1882 v: 1971) ilmihalidir. Bu kıymetli eserin kıymetini biraz daha idrak edebilmek için biraz tanıtalım. Merhum Bilmen, eserini şöyle takdim ediyor:
“Çeşitli mesleklere ayrılmış olan dindaşlarımızın dinî ihtiyaçlarını yeterli derecede karşılayabilecek bir ilmihal kitabı yazılmasına birçok zat tarafından lüzum gösterilmekte ve bu hususta acizlerine müracaat edilmekteydi. Bunun üzerine mukaddes dinimizin itikada, temizliğe, ibadete, kerahet ve istihsana, ahlâka dair başlıca hükümlerine ve bir kısım büyük peygamberlerin mübarek sîretleri ile İslâm dininin tarihçesine ait ve on kısımdan oluşmak üzere oldukça büyük bir ilmihal kitabı yazmayı bir vazife bildim. Allah Tealâ hazretlerinden yardımlar dileyerek bu vazifeyi yerine getirmeye başladım. En muteber, en kıymetli kitaplarımıza müracaat ettim. İbadetler kısmını daha uzunca yazmaya çalıştım. O cömert ve çok feyizler verenin lütuf ve yardımıyla ortaya çıkan bu esere Büyük İslâm İlmihali adını verdim.”
Yazarın da belirttiği gibi, eser on bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler şunlardır:
• Akaid, • Taharet ve sular, • Namazlar, • Oruçlar, yeminler, adaklar ve kefaretler, • Zekât ve fıtır sadakası, • Hac, • Kurban, diğer hayvanlar ve avlar, • Kerahet ve istihsan, yani helal, haram, mübah ve mekruhlar bahsi, • İslâm ahlâkı, • İsimleri Kur’an’da zikredilen büyük peygamberlerin mübarek sîretlerine ve tarihçelerine dair.
Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri ilmihalin gerekliliğini, önemini ve özelliklerini sosyolojik olarak temellendirdiği gibi, ilmihalin konularını ele alırken de zaman zaman gerek duydukça ibadetin sosyal boyutlarına girmektedir. Buna toplumumuzda tartışılan bazı konulardan dolayı ihtiyaç duyduğu anlaşılmaktadır. Mesele İlmihal’in yedinci bölümünde kurban bahsinde “Kurbanın mahiyeti, gerekliliği ve hikmeti” başlığı altında söyledikleri bunu doğrular:
“Vacip olan kurban görevi, Hak yolunda fedakârlığın bir nişanıdır. Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı yapılan bir şükürdür. Bunun sonucunda sevaba ulaşmak ve birtakım belalardan korunmaktır.
Şu gerçek bilinmeli ki, insanların ihtiyaçları için yeryüzünde binlerce hayvan kesiliyor. Fakat bunlardan yalnız durumları yeterli olanlar yararlanıyor. Kurban bayramında ise Hak rızası için birçok hayvan kesiliyor. Bunların etlerinden ve derilerinden çok fakir kimseler de yararlanıyor. İktisadî olan mesele, dinî ve ahlâkî bir mahiyet kazanıyor. Şahıs menfaati yerine toplumun menfaati bulunmuş oluyor. Bunun için kurban kesilmesi, İslâm’a ait insanî ve sosyal büyük bir fedakârlıktır. Kurban kesilmekle, kesilen hayvanların sayısı çok artmış olmaz çünkü kurban kesilen günlerde kasapların kestiği hayvan sayısı azalır ve böylece o günlerde aynı miktarda hayvan kesilmiş olur.
Kendi zevkleri için her gün binlerce hayvanın kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah rızası için bir miktar hayvanın muhtaçlar yararına kurban adı altında kesilmelerini çok görmeleri, doğrusu büyük bir düşüncesizliktir.”
Ömer Nasuhi Bilmen’in kurbanın dışında dinin gerekliliği, namaz, oruç, zekât, hac, ilim, aile, ahlâk gibi konulara dair de sosyolojik yorumlarda bulunduğu ve ikna edici olduğu görülür. Merhum Bilmen, muamelatla ilgili konulara da önemli bir yer vererek gündelik hayatın dine göre şekillenmesi gerektiğini belirtir. Gündelik hayatta halk dindarlığının ilmihal çerçevesinde şekillenmesinin önemine işaret eder. Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri hem İslâmî ilimlere olan vukufiyeti hem de İslâm hukukçusu olması dolayısıyla son derece güzel bir eser yazmıştır. Hoca’nın samimiyeti ve bütün ömründeki takva ehli hali eserine de yansımış ve büyük bir tecevvüh görmüştür, görmektedir.
Bu yazı Semerkand Dergisi'nden kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.
10 Mayıs 2012 Perşembe
Para Verseler Namaz Kılarız
Cenab-ı Allah Zariyat Suresi 56. Ayeti Kerime’de ‘’ Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’’ buyuruyor. Bu ayet- celileden anlaşılacağı üzre dünyaya geliş/yaratılış amacımız Allah’a ibadet etmek içindir. Bir çok insanın namaz kılmayışına şaşırıyorum. Bir çok insana verdiğim bir örneği sizlere de vermek istiyorum. Bu örneği verdiğim insanlardan aldığım tepkiler bu örneğin ne kadar doğru olduğunu bana göstermiştir.
Teşbihte hata olmaz. Dinimizde insanlara bir takım gerçekleri anlatabilmek için örnekler ve misaller verilebilir.
Diyelim ki , bir adam gelse ve bize dese ki ‘’ Sabahtan akşama kadar namaz kılacaksın ve bunun karşılığında sana 10.000 Türk Lirası para vereceğim’’ dese o namazı kılarız. Neden çünkü zahiride ortada 10.000 TL gibi ciddi bir para var. Bu parayı kabul edecek zihniyette olan insan desek ki ‘’ biz sana 10.000 TL verelim gözünü ver, babacağını ver , kolunu ver, kulaklarını ver ‘’ desek , kesinlikle kabul etmez. Hiç birimiz kabul etmeyiz. O halde neden Bizlere trilyonlar verseler vermeyeceğimiz uzuvlarımızı bize bahşeden , bizi bu uzuvlarla yaratan Rabbimize neden ibadet etmiyoruz.
‘’Namaz dinin direğidir’’ Hadis-i Şerif’ini tekrar tekrar hatırlatmakta fayda vardır zira direği olmayan bir bina ayakta duramaz , inşa edilemez. O halde Namaz bu dinin direği ise ki öyledir , namaz kılmayanın dini yıkılmış demektir.
Namaz insana huzur,saadet,rıza, memnuniyet,mutluluk,kanaat verir , namaz insanı hayasızlıktan, kötülükten de alı koyar. O halde ben müslümanım diyen birisi oturup namazlarını kılacak , ben müslümanım demekle Müslüman olunmuyor. Alemlerin Efendisi Aleyhisselatü vesselam buyurmuşlardır ki; ‘’ kafir ile mümün arasında ki fark namazdır’’ Namaz kılmıyorsak kafirden ne farkımız kalır. Bakınız namaz kılmayana kafir demiyorum , namaz kılmayan namaz kılmadığının günah olduğu idrakindeyse günahkar olur ancak kafir olmaz ancak namazı inkar ederse kafir olur.
Vural Egemen Sarıgöz
05/05/2012
İSLAM’DA ERKEĞİN 4 KADINLA EVLENMESİ HUSUSU
Günümüzde İslam’ın açığını arayan İslam düşmanları ile Müslüman ama İslamiyet’in bazı hükümlerini hiçe sayanların başlattığı bir provokasyon malzemesidir. Diyorlar ki; ‘’tek eşlilik esastır, bir erkeğin dört kadınla evlenmesi yobazlıktır. Bir erkek dört kadınla evlenebiliyorsa , kadında 4 erkekle evlenebilir.’’
İlk önce konuya giriş yaparken esasları iyi idrak etmeliyiz. Tek eşlilik İslam dininde de esastır. İslam’da bir erkeğin dört kadınla evlenmesinin ruhsatı vardır yani müsaade edilmiş ancak zorunlu kılınmamıştır. Bu ruhsatı kadının ve erkeğin haklarına riayet ederek vermiş , ne erkeğin ne de kadının muzdarip/mağdur olmaması gözetilmiştir.
Bir erkek hiçbir zorunluluk yokken de 2. 3. Hatta 4. Eşini alabilir ancak bununda bir esası vardır. Dört hanımı arasında da adaletle hüküm sürebilecekse müsaade edilmiştir. Eşleri arasında adaletli davranamayacağına kesin gözüyle bakılmayan kişiye ne müsaade edilmiş ne de evlenmesi teşvik edilmiştir.
Örnek ile açıklarsak herkes bu konuyu daha iyi anlayacaktır.
Diyelim ki , bir erkek ile bir hanım evliler ve bu evlilikteki hanım kocasına kadınlık yapamıyor , bu erkek ne yapmalı? İşte İslamiyet bu noktada hem erkeğin hem de kadının hakkını gözeterek şu ruhsatla hüküm veriyor.
Diyor ki İslamiyet ; Sana kadınlık yapamayan kadını boşama , boşarsan geçim sıkıntısı çekebilir ama sende erkeksin seninde ihtiyaçların var , zinaya gidip günaha girme 2. Hanımını al hem ilk hanımının geçim hakkına riayet etmiş olursun hem de kendine kadınlık yapacak birini 2. Eş olarak alır kendi ihtiyaçlarını giderirsin diyor. Bu durumd hem kadının hem erkeğin hakları gözetilmiş oluyor. Bu durum 2. Ve 3. Eşler içinde aynıdır.
Peki neden erkeğin 4 kadınla evlenmesine ruhsatla müsaade edilmiş ama kadına edilmemiştir?
Bununda sebebi vardır. Bunu da bir örnek ile açıklarsak daha anlaşılır olacaktır. Diyelim ki , bir erkeğin 4 hanımı var , bu dört hanımı da hamile kalsa , babaları belli , çünkü baba tektir , çocuğunda hangi hanımının karnın da olduğu , hangi hanımın doğurduğu da belli , yani anası da bellidir. Tam tersini kadının 4 erkekle evli olduğunu düşünün , kadın hamile kalsa , bebeğin annesi belli , lakin o dört erkekten hangisi o bebeğin babası belli olur mu , olamaz.
İşte bu yüzden dinimiz bu duruma ruhsat vererek müsaade etmiştir. Yine de söylüyoruz ki dinimiz de tek eşlilikten yanadır. Ancak zaruri sebeplerde 4 eşe de müsaade edilmiştir. Bu hususta bazılar Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in çok evlenmesini örnek gösterirler derler ki; ‘’ Hz.Muhammed(s.a.v) 4 den fazla evlenmiştir’’ Kainatın Efendisi Hz.Muhammed Aleyhisselatü vesselam Efendimiz Hatice-tül Kübra validemiz hayatta iken evlenmemiştir. Daha sonra çok kez evlenmiş ancak bu evlilikleri ya düşkün olan kadınları koruma , yada bakıma muhtaçların bakımını üstlenmek için olmuştur.
Bu konuda Cenab- ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de ayetleriyle şöyle buyuruyor ; ‘’Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.’’(Nisa Suresi 3.Ayet)
Bir başka ayette de şöyle buyuraktadır. ‘’ Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın’’ ( Nisan Suresi 129.Ayet)
Vural Egemen Sarıgöz
20 Nisan 2012 Cuma
Köle Ayvaz!
Bir zamanlar Ayvaz adlı bir köle varmış.
Takdir bu ya, köle bir gün, Sultan Mahmud'un kölesi olmus. Sultan, köleyi taşıdıgı asil karakteri nedeniyle çok sevmis.
Ayvaz, Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın hazinedarı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise, durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden,sözümm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler.
Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa, Sultan'ın duyacağı şekilde, Ayvaz'dan şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün,Sultan'ın huzurunda, bir saraylının, bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş:
'Köle Ayvaz'ın sık sık hazineye gittigini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor. Hatta izinli günlerinde bile gidip, orada saatlerce kalıyor.
Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim'
Sultan kulaklarina inanamamış, kendi kendine, 'işin aslını kendi gözlerimle görmeliyim' demiş.
Hazine dairesine gidip, Ayvaz'ı gözlemek istemiş.
Duvara küçük bir delik açtırıp, içerde olanları seyretmeye hazırlanmış
Ayvaz, hazine dairesine bir daha geldiginde, Sultan kendisini gözetlemeye koyulmuş.
Köle Ayvaz, sessizce içeriye girmiş, kapıyı kapatmış ve bir sandigın başına gitmis. Sandığın önünde diz çökmüş, kapagi usulca kaldırmış ve icinden bir sey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş, başına koymuş ve sonra da açmış. İçinde köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise varmış. Sonra,elbiseyi giymiş ve aynanın karşısına geçmis. Kendi kendine:
'Daha onceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun? ' diye sormuş.
'Bir Hiçtin sen! ... Hepsi hepsi satılacak bir köleydin.
Ve Allah, Sultan'ın eliyle sana rahmetinden, belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti. İşte Ayvaz, şimdi burdasın, ama asla nereden geldiğini unutma! ..
Unutma çünkü, mal mülk, insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla kim olduğunu.
Ayvaz, kim olduğunu hatırla! '
Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya dogru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan'la yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayvaz'ın yüzüne dikmiş. Yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmis:
'Bügüne kadar mücevherlerimin hazinedarıydın, ama şimdi kalbimin hazinedarısın. Bana, benim de önünde bir hiç oldugum, kendi Sultanım'ın huzurunda,nasıl davranmam gerektiği dersini verdin'
7 Nisan 2012 Cumartesi
Ücretsiz Kur'an-ı Kerim Kampanyası
Ücretsiz Kur'an-ı Kerim Kampanyası daha önce de çok kez yapıldı. Yine bunlardan bir tanesi de kurankampanyasi.com sitesi aracılığıyla gerçekleştiriliyor. '' Sizin en hayırlınız Kur'an-ı Kerim'i okuyan ve öğreteninizdir'' Hadis-i Şerif'ine hürmeten ve istinaden bu kampanya başlatılmış ve hiç bir ücret talep edilmeksizin , isteyenlere gönderilmektedir. Ben bir adet Yüce Kur'an-ı Kerim azimüşşanı talep ettim. En kısa zamanda geleceğini umudediyorum. Bu kampanyada emeği geçen herkesten Allah(c.c.) razı olsun , okuyan,öğreten kadar bu kampanyaya da destek olanın sevaptan nasiplenmesini Cenab-ı Hakk'tan niyaz ediyorum.
Kur'an-ı Kerim'i talep etmek için BURAYA TIKLAYINIZ.
Kampanyanın Resmi sitesine Buradan ulaşabilirsiniz.
4 Nisan 2012 Çarşamba
Namaz Dost Ziyaretidir.
Namaz müminin miracıdır sözü her ne kadar bir hadis-i şerif olarak bilinse de Fahreddin er-Razi isimli Alimin Büyük Tefsir (et-Tefsür-ül Kebir) isimli kitabında hadis-i şerif olarak aktarılmıştır ancak kimden rivayet edildiği belirtilmemiştir. Mana bakımından doğru bir tespittir ancak belki de Hz.Muhammed(s.a.v) Efendimiz'in “Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın.'' şeklindeki Müslim ve Ebu Davud'dan rivayetle aktarılmış hadis-i şerif'in başka bir yorumudur.
Anlam ve mesaj bakımından bize çok faydalı içeriklere sahiptir.
Allah kuluna dost , kul Allah'a dost olmadıkça yaşamaktan, ibadetten ihlas ve zevk alınmaz. Allah kulunu sever , peki kul Allah'ı ne kadar seviyor?
İşte namaz tam burada devreye girmektedir. Sevdiğimiz bir dostumuzdan hiç ayrılmak istemeyiz , Allah bize dost ise günde 5 vakit namaz kılmak dahi kafi gelmez de , geceleri teheccüdde , gündüzleri , işrakta , duhada , akşam evabinde Allah ile buluşuruz.
Ben dostumu ziyaret ederim , üstelik o dost bana hayat vermişse , salih bir eş vermişse , evlat vermişse , ev vermişse , rızık vermişse hiç yanından ayrılmak istemem , bulup görüşemediğimiz zamanlar da kalben onu zikreder , ruhen yanında olurum. Her şey bir yana , beni benliğimle yaratıp , kendisine kulluk idrakini verdiği için , beni kulluk görevimi ifa etmeye bu dünyaya gönderdiği için dostumu ziyaret eder ve severim.
Allah bize dosttur , biz Allah'a kul... Dost ziyaretini ihmal etmemeli , dostumuzu gücendirmemeliyiz. Üstelik namaz, Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimiz'in aracılığı ile bize bir dostumuzdan bir Miraç hediyesi ise daha da kıymetli olur.
Dost ile ayrılmamak dileğiyle...
Vural Egemen SARIGÖZ
05/04/2012
2 Nisan 2012 Pazartesi
Nafile Namazlar Serisi-2; Kuşluk (Duha) Namazı
Nafile Namazlar Serisinde 2. nafile namazımız mübarek kuşluk namazıdır , bir başka adı da Duha namazıdır. Kuşluk Vakti diye tabir edilen dönem gündüzün dörtte biri geçtikten sonraki giren zaman dilimine kuşluk vakti denir. Bu vakitte kılınan namaza kuşluk namazı yani duha namazı denir. Takriben kesin olarak o vakti saptamak için güneş doğduktan sonra bir buçuk saat , iki saat sonrası kuşluk vaktidir. Kuşluk vakti öğle namazına 45 dakika kalana kadar ki zamandır. Bu zaman diliminde kılınan namaza kuşluk namazı bir başka deyişle duha namazı denir. Bu süreler mezheplere yada bazı hocaların yorumlarına göre değişiklik gösterebilir. Benim verdiğim vakit dilimleri kesin vakit içerisidir.
Kuşluk namazı çok sevaptır. Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in duha namazı ile ilgili bir çok hadisi mevcuttur.
(Günde iki rekat kuşluk(duha) namazı kılanın günahları denizlerin köpüğü kadar olsa, affedilir.) [İbni Mace, Tirmizi, Ebu Davud]
(Herkesin eklem yeri kadar sadaka vermesi gerekir. Sübhanallah, Elhamdülillah, La ilahe illallah veya Allahü ekber demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Günde 2 rekat kuşluk namazı kılan, doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Ebu Ya’la]
(İki rekat kuşluk namazı kılan gafillerden olmaz. Dört rekat kılan, abidlerden olur. Altı rekat kılarsa, bu namaz o gün ona kâfi gelir. Sekiz rekat kılan, masivayı terk edip itaat eden kullardan yazılır. On iki rekat kılan da Cennette özel bir köşke kavuşur.) [Taberani]
(Cennetin bir Duha kapısı vardır. Bu kapıdan ancak kuşluk namazı kılanlar girer.) [Taberani]
(İki rekat kuşluk namazı, kabul olunmuş bir hac ve umreye bedeldir.) [Ebuşşeyh]
Peygamber efendimizin, düşman üstüne gönderdiği askerler, kısa zamanda zafer kazanıp bol ganimet ile evlerine döndüler. Bu askerlere gıpta edenleri görünce buyurdu ki:
(Size bunlardan daha kısa süren, daha çok ganimet getiren ve daha tez eve döndüren cihad yolunu göstereyim. Kuşluk namazı için camiye giden, daha az savaşmış, daha çok ganimet almış ve daha tez evine dönmüş olur.) [İ. Ahmed]
(İki rekat kuşluk namazı kılan vücudunun zekatını ödemiş olur.) [İ. Asâkir]
Kuşluk namazı nafile namazdır. Kazası olan, kazasını ödemedikçe nafile namaz kılarsa kabul olmaz. Önce kazasını ödemelidir. Kaza namazı borcu olan, kuşluk vakti kuşluk namazı kılmak isterse, (İlk kazaya kalmış sabah [veya öğle, ikindi, akşam, yatsı] namazının farzını ve kuşluk namazı kılmaya) diye niyet ederse, hem kazası ödenmiş, hem de kuşluk namazı kılmış olur.) [Redd-ül-muhtar]
31 Mart 2012 Cumartesi
Neden Başörtüsü Takılır?
Ülkemizde neden başın örtülü , neden türbanlısın gibi sorular yerine yada başörtülü baörtüsüz diye ikiye bölmek yerine ''Başörtüsü neden takılır?'' sorusunu sordurup cevabını vermeliyiz.Dinimiz İslam , başörtüsü konusunu gayet güzel bir şekilde açıklamış , neden başörtüsü takmak gerektiğini vurgulamış ve hatta Müslüman kadınlara emredip farz kılmıştır. Allah herşeyin en iyisini bilir demiyor muyuz Esma-ül Hüsna'da.. o halde Allah başörtmeyi emretmişse bir bildiği vardır. Koşulsuz şartsız başörtmek gerekir , bir din emri , bir farz olduğu için gereklidir ancak son 60 yıldır ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bir parçası olan dinimiz de yara almaya başlamıştır. İnsanları benliğinden uzaklaştıp , imanı zayıf , tevazudan uzak , müslümanca yaşamayı reddetmiş insanlar oluşturuyorlar.
Erkeğin üzerine farz olan şeylerden biriside ailesinin ilmihal bilgilerini tam olarak öğrenmesini sağlayıp , müslmanca bir hayat sürmesi için gerekli imkanları oluşturmaktır. Aile bireylerini günahlara karşı uyaracak , onları günahlardan sakındıracak ve huzur için müslümanca bir hayat önerecektir.
Neden başörtüsü takılır sorusunun cevabını ilk önce Alemlerin Rabbi olan Allah(c.c) Kur'an-ı Kerim'den bize versin.
Aynı zamanda birazdan okuyacağınız ayeti kerimeler ''Kur'anda başörtüsü yok'' diyenlere de gelsin.
''Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz." Nur Suresi 31. Ayet-i Kerime...
Yukarıdaki ayeti-i kerimede başörtüsünün emredilmesini bırakın ''Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.'' diyerek nasıl örtülmesi gerektiği bile açıklanıyor. Kimlere başımızı açarsak günah olmaz bunu da açıklayan Rabbimiz , ''Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. '' ayeti ile de '' ben burdayım diye , ben bir kadınım , ahenkle yürürüm'' gibi anlamlar içeren topuklu ayakkabının tehlikesini bizlere bildiriyor.
Bazıları şunu söyler '' Ben başörtü takmıyorum ama benim kalbim temiz , benim kalbim türbanlı'' derler. Bunun cevabını bakınız Allah azze ve celle nasıl veriyor. '' Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.'' Bakara Suresi 88. Ayet-i Kerime...
Böyle diyenler lanetlenmiştir diyor Kainatın Sahibi...
Ahzap Suresi 59.Ayette ise "Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle! Baş ve boyunlarını örtmek için cilbablarını (dış örtü) üzerlerine alsınlar." diye emrolunur.
Tesettürün kuralı kaidesi nedir diye sorulursa ;
1. Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince,
2. Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,
3. Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.
şeklinde 3 madde de sayabiliriz. Bu maddelere itina gösterildiği takdirde tesettür gerçekleşmiş olur.
Günümüzde başörtülü olupta , makyaj yapan , başörtülü olupta kotpantolon giyen , başörtülü olupta ince giyinenler fazlasıyla mevcuttur.
Tesettür'ün, başörtüsünün amacı başka bir erkeğin dikkatini celbetmemektir. Başka bir erkeği dikkatini çeken süslü , ince , dar elbiseler ve yine başka bir erkeğin dikkatini çekecen , sesli ve sivri topuklu ayakkabılar caiz değildir.
Tesetttürü mecburiyet olarak düşünmek yerine , bir korunma , bir iffet , bir karakter olarak algılamak daha iyi anlamamızı sağlar.
Tam manaasıyla tesettürü kavramış ve dinimize uygun bir şekilde örtünmüş kadına hiç bir erkek dönüp bakmaz , baksa da cinsi duygularını depreştiren hiç bir olgu gerçekleşmez ancak açık ve dikkat çekici bir şekilde giyinmiş bir kadına dönüp tekrar tekrar bakma ihtiyacı duyar erkekler. Kendini harama bakmaktan sakınan erkekler müstesnadır.
Günümüzün medeniyet yapısı bahane edilerek başörtüsünü zorunlu olmaktan çıkaranlar bilmelidir ki Allah'ın ayetlerini de zorunluluktan çıkarmaktadırlar.
Örtünmenin , tesettürün bir zorunluluk olmasından çok , Allah'ın bir emri ve haramdan sakınmak olduğu hususunu idrak etmek daha mantıklı insanların işidir.
Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bir kaç örnek vermemizde fayda vardır.
Çocuklar için marketlerde satılan lolipopları bilirsiniz. Çubuklu şekerde diyenler vardır. Bunlardan iki tanesini alsak birinin ambalajını/jelatini çıkarıp , diğerini de olduğu gibi ambalajlı bir yere koysak , bir süre sonra gelip incelesek , ambalajsız olanın üzerine sineklerin üşüştüğünü diğerinin ise üzerinde hiç bir şey olmadığını görürsünüz. İşte tesettür böyledir. Sizi pislikten , kötülükten korur.
Günümüzde herşeyin aslını bozmaya çalıştıkları gibi başörtüsünü de , örtünmeyi de bozmaya çalışıyorlar. Modern müslüman sözü ile bir çok kişinin kandırıldığı gün gibi aşikardır. Modernizmden anlaşılan , bedeni açmak , saçları açmak , göze hitap etmek , içki içmek gibi haramlar ve günahlar değildir. Dinini yaşayan bir müslüman kadın ve erkek de modern olabilir. Modernlik çağın şartlarına ayak uydurmak değildir. Modern olmak çağın kolaylıklarını hayatımıza , dinimizin müsade ettiği ölçülerde almaktır.
Televizyon izlemek günah değildir ancak ibadetlerini engelliyorsa , seni namazdan alı koyuyorsa o televizyon sana haramdır.
Tesettürü çıkarıp atmak yada İslam'a uygun olmayan şekilde uygulamakla modernlik olmaz. 1 milyonluk elbise ile islama uygun bir tesettür anlaşıyını uygulayabiliyorsan miktarı önemli değildir. 1 milyon dolarlık elbisede islama uygun şekilde örtünmeni sağlıyorsa bununda miktarı önemli değildir.
Televizyon izlemek günah değildir ancak ibadetlerini engelliyorsa , seni namazdan alı koyuyorsa o televizyon sana haramdır.
Tesettürü çıkarıp atmak yada İslam'a uygun olmayan şekilde uygulamakla modernlik olmaz. 1 milyonluk elbise ile islama uygun bir tesettür anlaşıyını uygulayabiliyorsan miktarı önemli değildir. 1 milyon dolarlık elbisede islama uygun şekilde örtünmeni sağlıyorsa bununda miktarı önemli değildir.
Başörtülü kadınlarımıza gerici zihniyeti ile bakanların sayısı az da değildir. Şu an dünyanın en ünlü insanları arasında dinimize uygun bir şekilde yaşayan ve islama göre örtünen insanlar vardır.
Velhasılı kelam , Müslümanım diyen her kadın İslama uygun bir şekilde örtünmelidir.
Vural Egemen SARIGÖZ
30/03/2012
Umeys’in kızı Esma’dan nakledildi. Dediki:
Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)’nın evine girdi. Kızkardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun hertarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine “buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi.Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:
“Kızkardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez." (Mecmeu’zzevâid nr:4168)
Bu hadis-i şerif’ten Hz. Esma’nın giydiği elbisenin bedenini örttüğünü, fakat kollarında açıklık olduğunu bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) bu kıyafetinden hoşlanmadığını, ellerinin üstünün parmaklara kadarda örtünmesi gerektiğini islam alimleri anlamışlardır ve de böyle ifade etmişlerdir.
Hz. Âişe'den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:
"Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31). "Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259).
Günümüzde İslam'a uygun olarak giyinmeyen acayip bir şekilde başını örtenlere Allah'ın REsulü Hz.Muhammed(s.a.v) efendimiz bakınız ne buyuruyor.
Ibn-i Abbas (r.anhuma)’dan dediki:
“Resulüllah (s.a.v) kadınlardan erkeklere benzeyenlere, erkeklereden de kadınlara benzeyenlere lanet etti.” (Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)
“Ümmetimin son dönemlerinde bir takım adamlar olacaktır. Erkekler gibi eğerlerin (bineklerin) üzerine binip cami kapılarına ineceklerdir. Hanımları ise giyinik uryandır, (giyinik çıplaktır), başları üzerinde arık deve hörgücü gibisi vardır. Onalara lanet edin. Zira onlar lanet olunmuşlardır.” (Ahmet b.Hambel - müsned nr.6786, Ibn-i Hibban sahih nr:5655-7347)
Velhasılı kelam , Müslümanım diyen her kadın İslama uygun bir şekilde örtünmelidir.
Vural Egemen SARIGÖZ
30/03/2012
30 Mart 2012 Cuma
Nafile Namazlar Serisi-1; Teheccüd Namazı
Günde beş vakite sığdırdığımız 40 rekat namazı eda etmek , hepimizin asli görevidir. Bu dünyaya kulluk için gönderildik ve görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor. Kul kulluğunu bilip , Rabbini tanıyacak , rahmet ve merhamet sahibi olan Allah(c.c)'u da vaadetiklerini bahşedecektir. ''Namaz müminin miracıdır'' hadis-i şerif'ini kavramış birisi 5 vakit namaz 5 vakit daha ekler , 40 rekatın üzerine 40 rekat daha koyar. Nafile namazlarda böyledir. 5 vakitin haricinde kılınan nafile namazlar insanın içine huzur , namazına ve diğer ibadetlerine değer, ruhuna maneviyat katar.
Nafile namazlar mecbur değildir ancak kılnmasında ayda ve fazilet çoktur. Geçtiğimiz günlerde birinden '' ben kaza borcum varken nafile namaz kılmam'' demişti. Bu konuda ben şöyle düşünüyorum. Kaza borcu olan kişi sünneti de terketmesin , nafile namazlarında... Bir terazi düşünün , terazinin bir kefesine yalnızca farzları , diğer kefesine de farzları , sünnetleri ve nafileleri koyalım. Hangisi ağır basar? Evet , doğru bildiniz , tabiki farzlar , sünnetler ve nafilelerin dolu olduğu kefe ağır basar , o halde farzlarımızı öderken , sünneti ve nafileyi de ihmal etmemeliyiz.
Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir Hadis-i Şerif'inde Şöyle buyuruyor ; (Kaza namazı borcu olanın nafile namazı kabul olmaz.) [Dürret-ül-fahire, Fütuh-ül-gayb] ancak İslam alimleri bu konu hakkında şöyle mutabık olmuşlardır. Kaza namazı olan, kazayı kılarken, kaza namazına ve bildirilen nafile namazlara da niyet ederse, hem kazasını öder, hem de nafile namazların sevabına kavuşur. (İslam Ahlakı)
Nafile namazla ilgili Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in bir çok hadisi mevcuttur.
Nafile Namazlar hakkında biraz bilgi edinelim;
Teheccüd namazı
Teheccüd, gecenin üçte biri kala, imsak vaktine kadar kılınan nafile bir namazdır. Teheccüd, uykuyu terk etmek manasına gelir. Teheccüd için önce uyuyup, sonra kalkmanın şart olduğunu bildirenler de olmuştur ancak yatsı namazından sonra kılınan her namazın teheccüd yani gece namazı hükmünde olacağını söyleyenlerde vardır. Gece uyanmak insanın nefsine zor gelir , bu sebepten gece uykudan uyanıp kılınan namazlar gündüz kılınan nafile namazlardan daha faziletlidir. Peygamber Efendimiz bir Hadis-i şerifte (İbadetin efdali zahmetli olanıdır) buyuruştur.
Gece namazı çok faziletlidir. Hadis-i şerif'te buyrulur ki;
(Gece seherde kılınan iki rekât namaz, dünya ve içindekilerden daha kıymetlidir. Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım.) [Deylemi]
Gece Namazı/Teheccüd Namazı ile ilgili Diğer Hadis-i Şerifler ise Şöyledir;
(Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim]
(Cennette öyle muazzam köşkler vardır ki, bunlar tatlı dilli olan, selamı yayan, herkese yemek yediren, çok oruç tutan ve gece namazı kılan kimselere verilir.) [İbni Nasr]
(Cemaatle namazlarını kılan kimse, gece namazına kalkmış gibi sevab alır.) [Tirmizî]
(Yatsı veya sabah namazını cemaatle kılan gece namazı kılmış gibi sevaba kavuşur.) [Hatîb]
(Gece namazına devam edin! Bu, sizden önceki salihlerin âdetidir. Gece namazı, Allah’a yakınlaştırıcı, günahlardan uzaklaştırıcı ve onlara kefarettir. Bedene de sağlıktır.) [Hâkim]
(Cebrail aleyhisselam gece namazını o kadar çok tavsiye etti ki, pek az uyuyanların ümmetimin hayırlıları olduğunu anladım.) [Deylemî]
(Ramazanda inanarak ve sevabını umarak gece namazı kılanın günahları affolur.) [Buhârî] (Teravih kılan da gece namazı kılmış olur.)
(Deve veya koyun sağımı kadar da olsa, gece namazı kılmalı. Yatsıdan sonra yatmadan önce kılınan namaz gece namazı sayılır.) [Ebu Nuaym]
(Teheccüd kılma âdeti olup da, uyuya kalana, Allahü teâlâ kılmış gibi sevab verir; uykusu da, kendisi için bir sadaka olur.) [Nesai]
(Selamı yayar, açları doyurur, sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken namaz kılarsanız, selametle Cennete girersiniz.) [Tirmizi]
(Müminin şerefi gece namazı kılmasındadır.) [Hatîb]
(Gece namaz kılanların yüzü güzel olur.) [Rıyad-un-nasihin]
(Teheccüd, günahları affettiren, salihlerin ameli olup, hastalıklara da şifa verir.) [Tirmizi]
(Kış, müminin baharıdır. Gündüzleri kısadır, oruç tutar; geceleri uzundur, ibadet eder.) [Beyheki]
(Gecenin sonunda uyanamayacağından korkan, gecenin evvelinde vitri eda etsin! Sonra yatsın! Gece sonunda uyanacağını ümit eden, vitri o zaman kılsın! Çünkü gecenin sonundaki kalkmakta rahmet melekleri hazır olur.) [Müslim]
(Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Tirmizi]
(Seher vakti Allahü teâlâ buyurur ki:
İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim. İsteyen yok mu, istediğini vereyim, duasını kabul edeyim.) [Müslim]
Kazası olan, gece kaza namazı kılarsa, teheccüd namazı da kılmış olur. Eğer teheccüd namazına da niyet ederse, niyet sevabı da alır. Kazası olmayanın da, kaza namazı kılmasının hiç mahzuru olmaz.
Nakşibendi Tarikatı Menzil Yolu

Nakşibendi tarikatı ve Menzil ile alakalı çok soru alıyorum. Bu sorulara bu konuda bir makale yazarak cevap vermek istedim. Bu konuda herkesin bir fikri vardır. Bu tarikatın içinde olan da olmayan da Nakşibendilik , Menzil ile ilgili fikirlerini söylerler. Ben Nakşibendi Tarikatı'nın Menzil kolu mensubuyum. Bizim tabirimiz ile ben bir sofiyim daha doğrusu olmaya çalışıyorum. Bu makaleyi de Allah(c.c)'nın rızasını kazanmak için yazıyorum. Bu konuda aslı astarı olmayan fikirler türeten , iftiralar atanlara cevap vermek ve bu konu hakkında merak edilenleri cevaplamak istiyorum.
Tarikat nedir'i açıkladıktan sonra Nakşibendiyi ve Menzil yolunu izah edelim.
Tarikat , arapça bir kelimedir. Arapçada Tarik yol demektir. Tarikat ise çoğuldur yani yollar demektir. Kelime manası olarak bu manadadır. Dini bir kavram yada terim olarak ise Fıkıh yolu diye tabir edebiliriz.
Demek ki tarikat kötü bir şey değil , bildiğimiz mana da bildiğimiz yol demekmiş o halde biz buna Allah'a ve Resul'üne ulaşma yolu da diyebiliriz.
Nakşibendi Tarikatı Nedir?
Nakşibendi tarikatının en temel esası ehl-i sünnet üzre olmaktır. Yani Ehl-i Sünnet, kısaca; Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz'in sünnetine uyan ve Hz.Muhammed (s.a.v)’i hayatta örnek edinen ve onun sünnetine göre hayatına yön veren demektir.
Herkes ehl-i sünnet olmak ister değil mi ? Kim Kainatın Efendisi Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz gibi bir hayat sürmeyi istemez yada en azından onun gibi yaşamaya çalışmak istemez.
Nakşibendi Tarikatı bu düstur üzerine Peygamber Efendimiz'e bağlı bir yoldur. Daima , her zaman Hakk yolunda olup , hakikatten ayrılmamak günahtan ve pislikten uzak durmak için seçilen yoldur.En büyük değeri Resul-ü Ekrem'in ahlakı ile ahlaklanmaya çalışmaktır.
Tarikat deyince aklınıza gelen , zikirler , ahlar , vahlar , bağırmalar , çağırmalar gelmesin . Zikir iki çeşittir sesli zikir , sessiz zikir... bunları makalemizin ilerleyen bölümlerinde açıklayacağız.
Nakşibendi Tarikatı en kolay , en sade ve en basit şekilde Allah'a ve Resulüne ulaşmayı hedefleyen yoldur.
Nakşibendilik'te mürşid ile mürid kavramları vardır. Mürid talebe , uyan , tabi olan manasındadır. Mürşid , Öğretmen , öğreten , öğretici , üstlenici irşad eden gibi manalardadır. Bu durumda işin çoğu Mürşid'e düşer. Zaten Mürşid çalışır , mürid tabi olur.
Mürşid kendisinin aldığı feyz , bereket ve himmeti müridleri ile paylaşır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) " Yüce Allah (c.c.) benim kalbime neyi aktarıyorsa, bende O'nu Ebubekir'in kalbine aktarıyorum " buyurmuşlardır.Nakşibendi Tarikatı'nın şahı Hz. Ebubekir (r.a)'dır. Nakşibendi Tarikatında bidatlara yer yoktur. Bidatlardan kaçınma vardır.
Şu notu düşelim , yeryüzünde ki tek Hak Tarikat yada yol yada cemaat nakşibendi tarikatı değildir. Bu makalemizden diğerlerini reddiye ettiğimiz manası çıkmasın. Biz bildiğimiz , içinde olduğumuz hal üzre bildiklerimizi aktarıyoruz.
Nakşibendilikte öyle uydurma tarikatlardaki gibi herşeyden el etek çekme , dünyadan vazgeçme , canına acı çektirme, bedenine zulmetme , uykusuz kalma , aç kalma , bekar gezme gibi uyduruk davranışlar yoktur. Özünde eli işte , Kalbi zikirde , beyni tefekkürde olmak demektir.
Nakşibendi tarikatına mensup olmak için yapılması gerekenler vardır.
1- Ne olursa olsun Ehl-i Sünnet itikadı,
2- Sadık ve Nasuh bir tövbe,
3- Kul hakkından ötürü herkes ile helalleşmek,
4- Hısım akrabanın gönlünü almak, onları memnun etmek,
5- Bütün işlerde Sünnet-i Seniyye'nin gerektirdiği edebi devam ettirmek
6- ve her konuda dikkatli olmak...
Bu gibi kurallardır. Nakşibendi tarikatına mensup olmak kolaydır da , o yolda devam etmek zordur. Salih bir tövbe ile tövbe edersin ve sofi olup bu yola girersin. Mürşid'in elini tutarsın tövbe edersin. Bu konuda bazıları bunu Hristiyanların Papazlar ile günah çıkarma işlemine benzetir , bazıları da Allah ile kul arasında aracı olarak görür. Bu ikise de yanlış hatta iftiraya girmektedir.
Şu an Nakşibendi Tarikatı'nın Mezil Kolu Şeyhi Gavs-ı Sani asıl adı Abdülbaki Hz.leri , Hz.Muhammed (s.a.v.) efendimizin soyundan olup Seyyid'dir.
Allah'a tövbe etmek elbetteki kulun kendi görevidir. Mürşid'in elini tutmak demek şunu söylemektir.
Allah'ım bu Allah dostunun yüzü suyu hürmetine tövbemi kabul et , yada başka bir açıkdan , Mürşid tarafından bakılırsa , Allah'ım bu kulunun tövbesini hatırıma kabul et demektir.
Çünkü o Seyyid'dir , Peygamber torunudur , Ehl-i Sünnettir. İman sahibidir , her konuda örnektir. Peygamber ahlakı üzre davranıp Sünneti üzerine yaşar.
Allah ile kul arasında birisine ihtiyaç var mıdır diye sorulursa cevabı basittir. Elbetteki aracı lazımdır. Diyelim ki bir yerde bir işe gireceksiniz , referansınız olursa işe alınma ihtimaliniz yüksektir. İşte bunun gibidir Allah'ta kulunun tövbesini sadık ve Nasuh bir tövbe ise Dostunun hürmetine kabul eder. Tek başına tövbe etsen kabul görmez mi , görür insan kendi kendine de tövbe eder. Tövbe günahlardan pişman olup bir daha dönmemektir.
Nakşibendi Tarikatına mensup olanların yaptıkları şeyler vardır. Rabıta,Vird ve hatmedir. Bu üçü olmazsa olmazdır. Vird dediğimiz derstir. Günlük çekilmesi gereken zikirdir. Bu sessiz zikirdir , Eline tesbihi alıp , gözlerini kapatıp , başına bir örtü örtüp , dilini damağına yapıştırıp ve dilini hiç oynatmadan 5.000 defa Allah demektir. Bunun gayesi dili oynatmadan Allah demek ve bunu kalbe dedirtmektir. Kalbinize Allah dedirtebildiğiniz sürece Allah ile birlikte olursunuz. Allah diyen kalpten daha güzel ne olabilir. Hatme , Peygamber Efendimizden gelen bir sünnettir. Taşlarla Allah'ı zikretmektir. Bir halka kurulur , önceden hazırlanmış taşlar dağıtılır , herkes imamın komutu ile elindeki taş adedince Salavat okur, elindeki taş adedince Allah'ı zikreder , Fatihalar okunur , İnşirah sureleri okunur , estağfirullah deyip tövbe istiğfar edilir ve hatme duası yapılır. Bu hatmede Allah ve Resulü zikredildiği için , Allah Resulü o ortam da bulunur , onun olduğu ortam da da tüm Allah dostları bulunur.
Bununla ilgili şöyle bir hadiseyi aktarmak istiyorum. Gavs-ı Sani Hazretleri bir gün hatme yaptıracakken , bir türlü hatmeye başlamaz, bir süre beklenir , tüm müridler merak içindedir , neden başlamadıklarını merak etmektedirler. O sırada , Gavs-ı Sani hazretleri der ki; Kapının girişinde bir mont/kaban/pardesü yere düşmüş ''onu askıya asın , düzensiz ve tertipsiz bir yere Allah'ın Resulü girmez'' buyurmuştur ve sonrasında hatme başlamıştır. Kapının oradaki düşmüş pardesüden haberi olan bir müridi sıkıntıya düştüğünde yardımcı olmaz mı?
Rabıta'da bu noktada ortaya çıkar. Bazıları rabıtayı sapkınlık olarak görürler. Allah aşkına , gözlerinizi kapatsanız , Allah'ın Resulünü düşünseniz bir kul gelipte size senin yaptığın yanlış diyebilir mi , diyemez , Peygamberi düşlemekten daha güzel ne olabilir. Allah dostları Peygamber Efendimizin varisleridir. Bu sebepten Akşam namazından sonra kılınan evabin namazının ardından 5-10-15 dakika mürşidini düşlemektir rabıta... Gözlerinizi kapatır , edep üzre oturursunuz ve Mürşidinizi bir makam'da o makama Allah'tan bir nurun indiğini o nurunda mürşidten kendinize zuhur ettiğini düşünürsünüz. Bu maneviyatta buluşmaktır. Mürşidi aracı yapmak , yada ona tövbe haşa tapınmak için değildir. Nakşibendi tarikatında kabir rabıtası yoktur. Kabire karşı , ölüye karşı rabıta yapılmaz. Ancak Mürşid rabıtası yapılır , Ona gelen hikmetten ve himmetten faydalanırsınız , Ölüm rabıtası vardır , ölüm rabıtası yine gözleri kapatıp ölümü düşünmektir.
2 dakika gözlerinizi kapatın , öldüğünüzü , yıkandığınızı , kefenlendiğinizi , tabuta konup kabre götürüldüğünüzü , üzerinize toprakların atıldığını , sizi gömüp herkesin oradan uzaklaştığını , sonra kabirde ki karanlığı , oradaki darlığı bir düşünün bakalım .Ruhunuz daralıyor mu daralmıyor mu? İşte bu ölüm anını unutmamaktır Nakşibendilik her azn ölüme hazır bulunmaktır Nakşibendilik...
Hace Muhammed Bahauddin Hz.'nin Piri olduğu Tarikat-ı Aliyye Asr-ı Saadet'ten bu yana değişik isimler almıştır.
Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) 'dan Beyazıd-ı Bestami'ye kadar " Sıddıkiyye ", Ondan Abdulhalık-il Gücdevani'ye kadar Beyazıd-ı Bestami'nin ismine riayeten " Tayfuriyye ", Şah-ı Nakşibend 'in zamanına kadar " Haceganiyye " O'ndan sonra da " Nakşıbendiyye " denmiş ve bu isim günümüze kadar gelmekle beraber yanında zamanının büyük mürşitlerin lakapları da eklenmiştir.Şöyle ki ; Ahmed Faruk Hz. zamanında "Nakşıbendiyye Ahrariye " , M.Dehlevi Hz. Hz. Halidi Bğadadi Hz. kadar " Nakşıbendiyyi Müceddiye " ve sonra " Nakşıbendiyye Halidiyye " isimlerini almıştır.
İstanbulda'ki İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu ile Gavs-ı Sani birbirlerine çok muhabbet beslemekte ve desteklemektedirler.
Cüppeli Ahmet Hoca'nın , Ali Kara Hoca'nın , Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca'nın Menzil ve Gavs-ı Sani hazretleri hakkında çok iyi sözleri vardır. Birbirlerini tasdiklemiş ve birbirlerini onaylamışlardır.
İstanbulda'ki İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu ile Gavs-ı Sani birbirlerine çok muhabbet beslemekte ve desteklemektedirler.
Cüppeli Ahmet Hoca'nın , Ali Kara Hoca'nın , Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca'nın Menzil ve Gavs-ı Sani hazretleri hakkında çok iyi sözleri vardır. Birbirlerini tasdiklemiş ve birbirlerini onaylamışlardır.
Nakşibendi olabilmek ve bu yolda ilk adamı atmak için bir takım yapılması gereken şeyler vardır. Tövbe etmek dinimizin ve Nakşibendiliğin ilk kuralıdır. Her müslüman sık sık tövbe etmeli ve tövbesinde samimi olmalıdır. Peygamberimiz de bir hadisinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuştur.
Tövbe etmeninde bir usulü bir adabı vardır. Tövbe edecek kimse bir vekil vasıtası ile tövbe etmeli ve kendisine bidirilen 8 şartı tövbe adabı ile yerine getirmelidir. 8 Şart ve Tövbe adabı şöyledir;
1-)Tövbe niyetiyle abdest almak;
''Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyetiyle abdest almaya'' diyerek niyet edilir ve normal namaz abdesti alınır. Bu abdest alınırken su ile yıkadığımız uzuvlarımızın günahlardan arındığını ve su ile akıp bedenimizin temizlendiğini düşünürüz.
2-)Tövbe niyetiyle gusül (boy) abdesti almak;
''Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyetiyle gusül abdesti almaya'' diyerek niyet edilir ve gusüll abdestinin gerekleri yerine getirilir. Gusül abdesti alırken tüm günahlarımızdan su ile birlikte arındığımızı ve bütün günahlarımızın azalarımızdan akıp gittiğini düşünürüz.
3-)Tövbe niyetiyle istihare namazı kılmak;
İstihare namazı kılarken mümkünse , tövbe eden kişi biliyorsa zamm-ı sure olarak Kafirun ve ihlas surelerini okumalıdır. bilmiyorsa bildiği dualar ile kılmalıdır.
4-) Tövbe etmek;
''Yâ Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan en pişmanım.Keşke yapmasaydım. İnşâllah bir daha ben yapmayacağım'' diyerek üç kere tekrarlanır ve tövbe edilmiş olur.
5-)Estağfirullah demek;
Gözler kapalı bir şekilde 25 defa '' Estağfirullah'' denir.
6-) Sekiz adet Fatiha okuyup hediye etmek;
Her bir Fatiha '' Resulallah efendimizin(s.a.v) ruh-i saadetlerine , âl ashabının ruhlarına ve sadat-ı kiramın ruhlarına hediye edilir.
7-) Ölüm rabıtası yapmak;
Gözler kapalı bir şekilde işlediğin günahları düşünüp ve en nihayetinde ölümün gelip ruhunu teslim ettiğini , yıkanıp kefenlendiğini , yakınlarının ağlaşıp üzüldüğünü , kabire kanup üzerine toprak atılıp daha sonra tüm tanıdıklarının mezarlıktan ayrılıp gittiğini ve kendisinin mezarda tek başına karanlıkta kaldığını sorgu meleklerinin gelip sorguladığını düşünür ve dolayısıyla ölüm rabıtası yapılır.
8-)Mürşid rabıtası yapmak;
Mürşid ; bağlı olduğumuz Allah dostuna denir. İlmi ve maneviyatı yüksek kişiler Allah dostudur. Sadat-ı Kiram'dır. Mürşidi yüksekçe bir tahtta oturduğu üzre hayal edilir ve gökten mürşidin üzerine bir nurun indiğini o nurun da mürşidinin iki kaşının ortasından çıkarak kendi üzerine geldiğini gözünden veya kalbinden vücuduna girerek nurunun kendimize geçtiğini düşünür ve bu hale mürşid rabıtası deriz. Mürşid rabıtası Allah'ın dostuna bahşettiği nurdan faydalanmak ve mürşid ile maneviyatta bağlantı kurmak için yapılır.
Sekiz şart adabına uygun yapıldıktan sonra Hatme ve Rabıta talimatı almalıdır. bu talimatları tövbe etmesine yardımcı olan vekilden alabilir.
Tövbe alan kimse en kısa sürede kazaya kalan namazlarını eda edip , oruç borçları varsa ödeyip kul haklarını ödemelidir.
Sadat-ı Kiram'ın isimlerini ezberleyenler vird talimatı alabilirler.
Sadat-ı Kiram'ın isimlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Allah(c.c) tövbelerimizi kabul eylesin. Amin...
Silsile Şöyledir;
Sadat-ı Kiramların İsimleri ;
Sadat-ı Kiramların İsimleri ;
1-)Şah-ı Nakşibend (K.S)
Şeyh Abdülkadir-i Geylâni (K.S)
2-)Şeyh Abdülhalîk-î Gucdûvani (K.S)
İmam-ı Rabbani (K.S)
3-)Şeyh Mevlâna Hâlid (K.S)
Seyyid Abdullah (K.S)
4-)Şeyh Seyyid Tahâ (K.S)
Seyyid Sıbgatullah Arvasî (K.S)
5-)Şeyh Abdurrahman-ı Tâhi (K.S)
Şeyh Fethullah (K.S)
6-)Şeyh Muhammed Diyâüddin (K.S)
Şeyh Ahmet Hâznevi (K.S)
7-) Şeyh Seyyid Abdulhakim Hüseynî (K.S)
Şeyh Seyyid Muhammed Raşid Hüseynî (K.S)
8-)Gavs-ı Sâni Hazretleri... ( Şuan ki Mürşid)
Not: (K.S)'nin açılımı ''Kaddesallahu Sırrahu'' dur. Anlamı '' Allah sırrını pak ve temiz kılsın''demektir.
Son olarak Nakşibendi yoluna girenlere sofi denir. Sofi eski dervişlerin deyimiyle sufilikten gelir. Sofi nakşibendi yolunun yolcusudur. İyi bir müslüman olabilmek , Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirebilmek için çalışan , tasavvuf ehli insanların yardımıyla nefsini terbiye etme azmi ve gayreti içerisinde olandır.
Bazıları sofiliği alimlik zanneder , çok şükür hiç birimizin alimlik iddiası yoktur ancak bildiklerimizle amel edip , amellerimizle ahlakımızı güzelleştirmek ve bununla beraber nefsimizi köreltmeye çalışırız.
Peygamber Efendimizi Aleyhisselatü vesselam'ın yanında ki en yakın kişiler , Ebubekir (r.a) , Ömer (r.a) , Osman (r.a) , Ali (r.a) hep onun yakınında olmanın avantajı ile fazilenlenmişlerdir. Sadece zahiri olarak değil , Cihan'ın sevgilisi ile yanyana değilken dahi onun hayali ile , düşü ile onunla beraber olmuşlardır.
Sofi ile mürşidin irtibatı da böyle olmalıdır. Zahren yanyana gelemesen de maneviyatta buluşur , rabıtada görüşür.
Sofilik herşeyde Allah'ın ilmini , büyüklüğünü , yüceliğini , merhametini , rahmetini görmek demektir. Bir kurumuş ağaç gördüğünde ölümü hatırlar sofi , bir nur yüz gördüğünde Allah'ın resulünü ve Mürşidini anımsar onlara selamlar gönderir maneviyatında , bir kuşun ötüşünü işitince duyan kulaklarının şükrünü eda edip , öten kuşun sesinde Allah'ın ilmini duyar.
Sofi dediğimiz bir sünneti terketmek zorunda kalınca gözleri yaşarandır. Son anda camiye takkesinin olmadığını fark edince üzülür.
Sofi namazlarını huşu ve hudu ile kılmaya çalışandır. Ne yaparsa yapsın , Allah görüyor diyerek meşguliyetlerine devam edendir.
Sofi, Yatağına uzandığında uyuyana kadar Allah'ı Zikreder...
Sofi için selavat getirmenin , salat eylemenin sayısı , ölçüsü yoktur. Hep salattadır.
Sofi Allah için bakar , Allah için görür Allah için sever.
Hanımına ve evladına olan şefkatinde Allah'ı anımsar , Öfkelendiğinde Resulün hadisleriyle serinler , sıkıntıya düştüğünde müjdeleri ile sevinir.
Elhamdülillah sofi olmaya çalışıyoruz.
Vural Egemen SARIGÖZ
30/03/2012
Sofi, Yatağına uzandığında uyuyana kadar Allah'ı Zikreder...
Sofi için selavat getirmenin , salat eylemenin sayısı , ölçüsü yoktur. Hep salattadır.
Sofi Allah için bakar , Allah için görür Allah için sever.
Hanımına ve evladına olan şefkatinde Allah'ı anımsar , Öfkelendiğinde Resulün hadisleriyle serinler , sıkıntıya düştüğünde müjdeleri ile sevinir.
Elhamdülillah sofi olmaya çalışıyoruz.
Vural Egemen SARIGÖZ
30/03/2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













